Heidegger’in Kiracısı

44–66 dakika

Felsefe sıla özlemidir. İnsanın kendisini her yerde evinde hissetme isteğidir. – Novalis

KEHRE

Heidegger bize bir evden söz eder. Evimiz/Yuvamız diyebileceğimiz bir yakınlıktır, bizim yeryüzüyle olan bağımız, ‘dünya’daki köşemizdir o. Bunu dediğimiz de ev konuşmaya başlar. Bize kendi imgesini sunar. Bir diyalog ortaya çıkarsa ev temellerini içimize atar. Evin varlığı bize kendi varlığımızmış gibi gelir. Ev bizi ele geçirir. Evden uzaktaysak sıla özlemi çekmeye başlarız, evi çağırırız. Çağırma dil ile olur. Karşılık verme, çağrıdan kaynaklanır ve kendini özün çağrısına bırakır. Kendi dilimizin yeni bir varlığı ortaya çıkar. Dile getirdiği şeyi bize sorarak bizi de dile getirmeye başlar. Ortaya çıkan hem bir anlatımın oluşumu hem de kendi varlığımızın oluşumudur. Burada anlatım Varlığı yaratır. Varlık da evi.

Neye benzer bu ev?

 Kadim çağlarda yaşayanların kutsalın ışığı altında sınırlarını çizdiği, temellerini attığı… insanların kendileriyle, kendi hâkikati(varoluşun hâkikati) arasında engellerin bulunmadığı bir zamanda duvarlarını ördüğü ve çatısını şiirle çattıkları bir evdir sözü edilen. Bu evin içinde ‘’kutsalla iç içe yaşanan yaşam şairane, düşüncenin inşası şiirsel ve şiirin kendisi bilinen tek sözdü. Sonra zamanın üzerine gecenin karanlığı çöktü. Ama önce Tanrı’lar gökyüzünü terk etti, kutsalın, varlığı aydınlatan ışığı söndü… ‘hakikati’ görmemizi sağlayan zaman yok oldu. Kutsalın ışığı sönüp gece bastırdığından Varlık’ın yeryüzüne düşen gölgesi bile görünmez oldu’’(PLT/91-93). Çatısını döven deli yağmurların, duvarlarına saldıran vahşi rüzgârların etkisiyle evimiz harabeye döndü. İnsan gurura kapıldı ve dünya içindeki şeylerin efendisi olduğunu düşünmeye başladı.  İkamet etmekten vazgeçtiğinde de evim/yuvam dediği, metruk bir halde uzak bir ormanın izi yolu belirsiz bir köşesinde unutulmuşluğa terk edildi. Terk edilen ev, Varlığın ihmaline, unutulmuşluğuna sebep oldu. Varlığın unutulmuşluğundan çıkabilmek, evsiz/yurtsuz olmaktan kurtulabilmek için başvurabileceğimiz bir düşünce ve bu düşünceyi açabilecek bir soru mevcut mudur? Esas olarak peşine düşülmesi gereken budur. Sorulacak olan diğer tüm sorular bu sorunun içinde durur.

Yapılması gereken varlığın anlamına ilişkin soruyu ortaya koyabilmektir. Eğer varlığın anlamına ilişkin soru sormamız gereken temel soruysa, işe oradan başlamak lazımdır. ‘’Her soru sorma, bir aramadır. Aranılan, aramaya öncesel olarak yol göstermektedir. Soruyu sormak, varolanı, öyleliği ve neden-nasıllığıyla bilmek için aramak demektir… Her soru sorma bir şeye ilişkin soru sorma demek olduğundan bir sorulana sahiptir. Öte yandan bir şeye ilişkin her soru sorma; o şeye soru sorma anlamına gelir. Dolayısıyla soru sormaya, sorulanın yanı sıra sorgulanan da aittir (VZ/6). Söz konusu soruda, varlık, sorulan görevini ifa ettiği müddetçe, Varlık sorusunun soruşturulanı varolanın bizatihi kendisi olacaktır. Hakkında konuştuğumuz, bir kanaat sahibi olduğumuz,  herhangi bir tarzda ilişki kurduğumuz her şey bir varolandır. Neliğimiz ve nasıllığımız içindeki bizlerde bir varolanız. Evin yolunu arama düşüncesine sahip olan, başka varlık imkânlarının yanı sıra soru sorma varlık imkânına da sahip olan ve bizzat bizler olan bu varolana Dasein diyoruz. Varlık Dasein’in varlığında ‘zaman’ olarak açılmasının imkânını ‘ölüm’de bulur. Dasein’in varoluşu için tek belirlenim olan ölüm böylece Varlık sorusunun anlaşılabilme açıklığıdır.

     Varlık ise, öylelik ve neden-nasıllıkta, gerçeklikte, mevcut oluşta, kalıcılıkta, geçerlilikte, Dasein’da, ‘’vardır’’ da yatmaktadır (VZ/6).Varlık- ki ne tanrı ne de kozmik bir plandır- sessiz çağrısını dinlemeye çağırır bizi. O bizim evimizdir. Sorulmaya değer olanın düşünülmesi Varlığın evine davet edilmek demektir. Davet edilmek ikamet etmek değildir. Ama yine de orada ikamet etmenin gerçekleşmesinin yolu, var-olanla Varlığı birleştiren düşünme yolunda ortaya çıkar. Düşüncenin patikalarında gerçekleşir.

Nerededir bu ev?

  Heidegger ‘’kendine özgü bir tarzda Yeryüzü ve Gökyüzünü, Tanrısal olanları ve Ölümlüleri kendinde bir araya toplayan’’ bir evin olduğunu, o evin yolunu bulmamız, yuvamız diye çağırdığımız yere dönmemiz gerektiğini, ancak eve ulaşabildiğimizde bütünleşip, tamam olabileceğimizi söyler. Her arayan evi bulamaz ama bulanlar arayanlardır. Aramak, sadece sadeliğin sahiciliğinde durmaktır. Ama bir yandan da biliriz ki yeri belirsiz ormanların saklı bir köşesinde, yeryüzünün ve gökyüzünün arasında duran unutulmuşluğa bırakılmış bu ev gizliliğe aittir ve kendisini bizden saklar. Heidegger’in  ‘eve giden yol’ olarak tarif ettiği; yüksek ağaçların arasından uzanıp giden rengârenk çiçeklerle bezenmiş düzgün bir yoldan ziyade, alacakaranlıkta belli belirsiz seçilebilen birbirine dolanan patikalardır. Olagelen her şey bu patikalarda vuku bulmaktadır. O patikalarda sadece sadeliğin sahiciliğinde duran yolcudur. Burada iki önerme vardır. Birincisi her şey bizim hazır bulduğumuz ve üzerinde hareket ettiğimiz yolda olmaktadır. İkincisi olan ’’görüş sahibi olduğumuz her şeyin kendini sadece yolda ilerlerken gösterdiğini söylemektir. Hangi görüşe ulaşıyorsak yolda yürürken ulaşıyoruzdur. Her görüş yola ve bir durum için gerekli olarak ortaya çıkan yere ilişkindir.; dolayısıyla her görüş konumumuza, o anda ulaştığımız noktaya vb. bağlıdır. Her konu yol tarafından, yolun çizildiği doğrultudan ortaya konulur, açılır (Patikalar/89).

     Yol uzayıp giden sürekli bir oluştur. Düşünmenin bizden talep ettiği yuvamıza dönüştür.  Yani bu yol bizi evimiz/yuvamız olana geri getirebilecek olandır. Biz bunu bilmeyiz, sadece sadeliğin sahiciliğinde dururuz. Yol bir labirenttir. Düşüncenin patikaları efsunlu bir tarzda evini/yuvasını aramaya karar vermişlere farklı geçitler açar, olmayan uçurumlar var eder. Biz sadece sadeliğin sahiciliğinde dururuz.    Bu düşünmede, yanlış yola sapma, oturduğu ağacın altında uzun yılar süren bir uykuya dalma ihtimali elbette vardır.  Bu düşünme asla matematik bilgi gibi kesinlik belirtmez.  Yol tekinsizdir ve bilinir ki yol kendini kurar. Biz sadece sadeliğin sahiciliğinde dururuz. Bazen öyle biz an gelir ki zorlukla seçilebilen yol dediğimiz de bitiverir. Evini arayan karanlık bir ıssızlığın ortasında, umarsızcasına kendisine evin yolunu gösterecek bir iz arar. Korku onu çağırır. Biz büzüşürüz ama sadece sadeliğin sahiciliğinde dururuz. İçinde bulunduğu hal sıkıntı, endişe, kaygı,  halidir. O noktada yola düşenin yeterli cesareti varsa asıl yürüyüş başlar. Henüz açılmamış patikalarda, geçenin bulunmadığı topraklarda kuşkulu karaltılar arasından duyulmayan bir ezgiyi dinlercesine yürünür. Ay usul usul yükseldiğinde ıssız ve yabansı tepelerde ateşler yakıp, izler bırakarak bazen neşeyle bazen tasayla yol alınır. Ağlanır veya gülünür, sevilir ya da nefret edilir. Biz sadece sadeliğin sahiciliğinde dururuz.

   Gökyüzünün güneşinin nurlu ışığı, sık dalları aralayıp yeryüzünde yürüyen ölümlünün üzerine düşer. Ölümlünün gölgesi de onun önüne düşer. Gölge yol gösterir. Çalılar ve sık ağaçlar ihtimamla geri çekilirken yolcu gölgeyi izler, gölge yolcuyu bekler. Güneş ısıtır, yolcu yürür…  gölge sadece sadeliğin sahiciliğinde durur. Onların yazgısıdır birliktelik. Yolda olmak her zaman eğlenceli bir macera olmayıp, düşünmede öyle bir yere doğru savruluruz ki, orası karanlıktır. Karanlığın içindeki karaltılar çok yakınımızdadırlar ki- nefesimiz daralır, soluğumuz kesilir- ama onlar yine de hiçbir yerdedir. Biz karanlığın kuytuluklarına daha fazla çekiliriz. Karanlıkta kendi dünyamız olmayan kendi dünyamızla karşılaşırız, karanlık bizim sığınağımız olur. Karanlıkta da sadece sadeliğin sahiciliğinde dururuz.

    Yol düz giden bir şey değildir. Bir dönemeç dönüverir, karanlık bitiverir. Ağaçlar seyrekleşir yolcu bir açıklığa gelir. Ormanı, yolu, kendisini anlamak için açıklıkta durmak, açıklıkta açılmak gerekir. Açıklık açığa çıkarak tüm açığa çıkmış olanları açar. Açıklıkta olmak, şarkı söylemek tatlı bir rüzgâr olup esmektir, alınacak bir başka nefestir ve bu nefes hiçbir şey içindir. Yolcu, yola kendisini kendisine açtığı ve açıklıkta kalıp tüm gizlediklerini açığa çıkardığı için sadece sadeliğin sahiciliğinde durarak teşekkür eder.

 Dikkat edilmesi gerekenlerin çok fazla olduğunu, ama yolun da tekinsiz ve dar olduğunu, ölümün oralarda bir yerlerde olduğunu unutmadan aşması imkânsız görünen derelerin üzerine köprüler kurarak, sık çalıların arasından geçitler açarak yürünür eve doğru. Eve yaklaşıldığında Hölderlin’in bir dizesi ulaşırsa sana: ‘’ Aradığın yakındadır, şimdi gelip karşılıyor bile seni’’ eve dönmenin heyecanı sarmışsa… belki daha ancak yolun başlangıcıdır orası. Yine de evin yoluna düşmüş gezgin, bir ihtimal  daha görmüş geçirmiş olacaktır. Ama eve varan, yine de sadece sadeliğin sahiciliğinde durup arayan olarak kalacaktır.

 Peki, ev diye düşündüğümüz ama evimize benzemeyeni tanır mıyız?

 Evin aranması ve bulunması iki şekilde yapılabilir. Birincisi evin-yuva-olanın bizler tarafından görülmese bile orada olduğunu kuvvetle hissettiren geçmişin mirasını terk etmeyerek, evin-yuva olanın harap olup yıkılmasını önlememizdir. İkincisi ise baktığımızda ev-olmayanı, ona benzemeyeni tanımamız yani nasıl varolduğunu ve belirlendiğini bilmemiz lazımdır.

Öncelikli olan, yuvaya-benzemeyenin içindeki sürekli tehdidi ve dünyayı önünde sürükleyen etkin gücü tüm açıklığıyla görmektir (YHK/47). Bizleri gün geçtikçe daha çok etkisi altına alan bu durum; insanın evim dediği şeyi artık tanımadığını, artık ona gerek duymadığını bize gösterir. Evimiz önce harap olup sonra yıkıldığında, yok olduğunda ne olur? O zaman geldiğinde şimdi tercih edilmekte olan şey de, insan için yuva-olmayan, eve benzemeyen de yoktur artık. Ya sonra; geriye sadece insanın sürekli çıkar oyunlarıyla uğrunda yarıştığı, sürekli talep edilen yeniden, en yeniye bir ‘’ilerleme’’ var demektir (YHK/47). Eğer bugün gecenin doğduğu yerden gelen modern teknolojinin ‘’olanakları’’, ‘’başarıları’’ ve ‘’yararları bize sunulmaktaysa, öncelikle onların etkisiyle ev-yuva olandan yuvaya-benzemeyenin içine itilip itilmediğimiz sorusunu mutlaka sormak zorundayız.

    Adorno içinde yaşadığımız çağda bir ev inşa etmeyi olanaksız görür. Ona göre ev geçmişte kalmıştır. Bir evin sahibi olma arzusuna yenik düşmemeyi hala en doğru davranış biçimi olduğunu düşünür.. Toplumsal düzenle ilişkimizi kendi ihtiyaçlarımız izin verdiği sürece özel yaşamımızı sürdürmek, ama onun hala toplumsal bir dayanağı ve bireysel bir anlamı olduğu yanılsamasına kapılmamak gerektiğini söyler. Uzun yıllarını ülkesinden, anayurdundan hayli uzaklarda geçirmek zorunda kalmış Adorno, bir Yahudi-alman olarak ülkesine döndüğünde doğduğu topraklardaki tüm yaşananlardan sonra bir evinin olamayacağına neredeyse emindir. Bu yüzden Adorno bir ev inşa etmenin gerekliliğine hiçbir zaman inanmamıştır. Mülteci olarak uzun yıllarını geçirdiği otel ya da pansiyonların kendi ikametgâhına sahip olmanın sorumluluğunu taşımak demek olmadığını söylemekle yetinir. ‘’Tek sorumlu davranış biçimi şu olabilir: Kendi bireysel varoluşumuzu bir ideolojiye dönüştürmekten kaçınmak ve özel yaşamımızı da en alçakgönüllü, en iddiasız ve gürültüsüz biçimde sürdürmek-ama artık iyi yetişmiş olmanın bir gereği olarak değil, bu cehennemde hala soluyabilecek bir hava bulabiliyor olmanın utancından ötürü’’( Adorno/134).

     Heidegger’e göre en azından çaba gösterilmelidir.  Yeryüzünün, Gökyüzünün, Kutsal olanların ve Ölümlülerin sade birliğinde duranlar, yola düşmekle, karanlık bir ormanın kuytu bir köşesinde virane halde durmakta olan evi bulmakla ve onu yeniden inşa etmekle yükümlüdür. Çünkü kadim çağlardan kalma bir alışkanlıktır eve dönmek. ‘’Hep geri döneriz oraya, kuşun yuvaya, kuzunun ağıla dönmesi gibi, oraya dönmeyi düşleriz’’ (Bachelard/157).Peki bu atılmışlıktan kurtulma, evimize dönme(KEHRE)  olanaklı mıdır? Yol kehre ile yakından ilişkilidir. Kehre insandan Varlığa (Von Dasein zum Sein) bir dönüştür. Kahre bir perspektif değişimidir ve Varlıkla insan arasındaki ilişkinin yeniden belirlenmesidir. Tüm bunlar olurken biz sadece sadeliğin sahiciliğinde bekleriz.

Evimiz diye çağırdığımız çağrımızın yakarısına cevap verir mi?

Heidegger için insanlardaki yersiz-yurtsuzluğun nedeni Varlık’tan uzaklaşmış olmaktır. Yersiz-yurtsuzlar evini yitirmiş olanlardır. Evsizlik, varlıklar(var-olanlar beings) tarafından Varlık’ın ( Being) terk edilmiş olmasıdır. Evsizlik Varlığın unutulmuşluğun belirtisidir. Çünkü burada Varlığın hakikati düşünülmez. Varlığın unutulmuşluğu, kendini, insanın sadece varolanları inceleyip, onlarla başa çıkabilme gerçeğinde gösterir.(LH/14)Tam da bu yüzden bu mahrumiyet çağında insani varoluşun bir zemini bile görünmez olmuştur. Kutsalın ışığından mahrum, ‘nursuz’ kalmış bu yeryüzünde varolanın sahici bir eve sahip olması varoluşun hakikatinin üzeri örtülü olduğundan imkân dâhilinde değildir. Çünkü varolan Varlığı unutmuştur. Varlık tüm nesnelerin toplamı olmadığı gibi, ne bir akıl ürünü ne de evrensel, tanrısal bir kavramdır.  Varlık bilinçte kalınarak anlaşılamaz. İnsanın Varlık’la karşılaştığı yer bilinç değil, dildir. Sözü edilen dil varoluşun dışında kendi içinde işleyen bir dil değil, içinde Varlığın olageldiği zaman olarak kavranmalıdır. Bu anlamda Dil Varlığın evidir. Ev, dil ve Varlığı birbirine rapteder. Dilin evinde insan ikamet etmektedir. Yani Varlık ve insan dilin içinde birbirlerini ararlar. Evi gözeten, koruyan da şiirin sözüdür. (LH/1/313)

 Dil konuşur (PLT/198). Ev diye imlediği şeyi ev diye adlandırır. Adlandırma çağırır. Çağırma çağırdığı şeyle buluşur. Bununla birlikte, bu çağırma çağırdığı şeyi, yalnızca mevcut olan/varolmakta olan şeye en yakın konuma çağırır. İnsanın ev diye adlandırdığı şeyle buluşması onun o evde ikamet etmesi demek değildir. Burada çağrı yakına çağırır. Böylece o önceden bir yakınlığa çağrılmamış bir şeyi mevcut hale getirir. Çağrı kendisini çağırır ve dolayısıyla burada ve oradadır-burada mevcudiyete orada yokluğa çağırıyor demektir. Çağırdıklarımız insanlarla ilişkileri olabilsin diye çağrılan şeylerdir.

Peki, ama şey nedir? *

Dünya bir şey değildir. Dünya şey’lerin toplamı ya da bütünü de değildir. Şey’ler modern özne denilen tarihsel kurmacanın bir türünün onları tasvir etmesine ve düzenlemesine uygun olarak dile gelmezler. Şeyin sadece bir nesne olarak görülmesi, onun kendi bağımsızlığı ve bütünlüğü içinde varolduğunu gözlerden saklar. Oysa şeye şey olma özelliğini veren, onu bizden ve kendisinde başka her şeyden ayıran niteliğidir. ‘’Yani herhangi bir şeye şeylik niteliği kazandıran, ona bakıyor, onu seyrediyor olmaktan önce, onu kullanıyor olmaktır. İşte bu yüzden biz de bir şeyizdir. Yani biz de her zaman ‘bir şey için’ olan-ız-dır…için olduğumuz o şeyin ne olduğunu bilmediğimiz durumlarda bile’’(Savaşır/179).

      Dünya, şey’lerin anlamlı kılındığı bir ilişkiler bütününün açılımıdır. Dünyanın anlamını dünyaya veren böylelikle kendini açığa çıkartan Dasein’dır. Şeylerin özünü açığa çıkarabilecek olan Dasein’dır. Dasein bunu şeyleri yakına çağırarak yapar. Şeylemek dünyanın yaklaş(tırıl)ması, yaklaşma yakınlığın özüdür. Yakınlığın yokluğunda şey, şey olmaktan çıkar. Şeyi şey olarak düşünürken onun yakınında ikamet etmeye başlarız. Ama bu yakınlık, insanın kendisini evimde/yuvamda hissediyorum diyebileceği bir yakınlık da değildir. Bu çağda mesafeler kısalmakta, en uzakta olan yakınımıza gelmektedir. Ama yakınlaştıkça da her şey bizden uzaklaşmaktadır. Mesafe bakımından ölçülemeyecek denli bizden uzakta olan şeyler, aslında çok yakınımıza gelebilir. Çünkü yakınlık mesafenin kısalığı demek değildir. Ama mesafenin uzunluğu da uzaklık değildir. Bu noktada şu soruyu soran Heidegger’e kulak vermemek elde değildir:

‘’Büyük mesafelerin ortadan kalkmasının sonucunda her şey eşit derecede uzak ve eşit derecede yakın hale geldiğinde, burada olup biten nedir? Her şeyin ne yakın ne de uzak olduğu – sanki mesafenin ortadan kalktığı – bu tekbiçimlilik nedir?’’

Bütün mesafeler fethedilmişse, en uzak olan hemen yanı başımızda beliriveriyorsa, şeylerin yakınlığının yine de açığa çıkmaması olgusunda gizlenmiş olanı açığa çıkarmak gerekir. Önce bakmamız gereken ‘yakınlığın’ne olduğudur?(PLT/181)


    Toprağı sulayan yağmur, insanları geceleri karanlığa gömülen gökyüzünün altına yerleştirir. Uzaklardan yankılanan ezan sesi onları ölümlüler olarak Tanrı’nın huzuruna getirir. Adlandırılan dolayısıyla çağrılan şeyler, kendilerini gökyüzü ve yeryüzü, ölümlüler ve kutsal olanlarla bir araya getirir. Bunlar dördün birliğidir. Şeyler dörtlüye birlikte ikamet imkânı verirler. Bu bir araya gelme, toplanma, birlikte ikamet etme şeylerin şeyleşmesidir. Şeylerin şeyleşmesinde ikamet eden gökyüzü, yeryüzü, ölümlüler ve kutsal olanlardan oluşan dörtlüye biz dünya adını veriyoruz. Dünya kendini dilde ifşa eder ve o bizim evimizdir. Şey şeyler. Şeylerken, o, yeryüzü ve gökyüzü, ölümlüler ve tanrısal olanlar olarak durakalır. Durakalınca, şey dördü uzaklıklarında, birbirlerinin yakınına getirir. Bu yakına-getirme yaklaştırmaktır. Yaklaştırmak, yakınlığın özüdür. Yakınlık uzağı yakına getirir, hem de uzak olarak. Yakınlık uzaklığı korur. Uzaklığı korurken, yakınlık bu uzaklığı yaklaştırmasında yakınlığın özünü sürdürür. Bu şekilde yakına getirmekle yakınlık kendini gizler ve kendi tarzınca, en yakında kalır (PLT/177). Ev yakınlıktır.

   Ev dünyaya mahsustur; dünya içine kurulur ve dünya içine kurulduğundan bu dünyayı açar, kurar, kollar… ihtimam gösterir. Ev kendisini oluşturan şeylerle şey olur. Ev yeryüzüne ait şeylerden bir dünya kurarken, onları yok etmez. Tersine oldukları gibi açığa çıkarır, görünür kılar. Bu yeryüzünün özgürleşmesidir. Bununla da kalmaz; yeryüzünün şeylerinden inşa edilirken, hem kendinin dünya ile ilişkisini kurar, hem de şeylere anlam vererek o dünyayı anlamlandırır. Evin çatısı, duvarları, odaları vardır. Ama evi oluşturan şeyler bunlar değildir. Duvarların ve çatının arasında saklanan boşluktur. Boşluğun içine serpiştirilmiş, imgeler, anılar, hayaller… ‘dir’ evi, ev/yuva yapan. Boşluğun içinde ‘düşünce’ durur.  Evin içinde yaşam ve ölüm durur. Felaket ve talihsizlik ile talih birlikte oturur. Evin içinde şenlik olur, oyun kurulur, ‘’bağrında fırtınalar kopar… pencerelerinde martılar uçar.’’ (Bachelard/96).  Ev içine doldurulanı alır, tutar, sonra tüm kapılarını, pencerelerini açar… dışarıya döker, saçar. Geldiği yere geri gönderir. Bu açma ve dışına saçma bir armağandır. Armağan düşünce olduğunda onda ‘düşünce’ ikamet eder. Çünkü düşünce dile bağlıdır. Düşüncenin akışında yer ve gök’ün düğünü durur. Evin özünde yer ve gök, kutsal olanlar ve ölümlüler birlikte durur. Orada gökyüzüne yükselen duvarlar, yeryüzüne tutunan temeller kendi tarzlarında durur. Orada kutsal olanlar kutsalın ışığında kendi tarzlarında durur. Ölümlüler dahi kendi tarzlarında durur. Evin özünde yer ve gök, kutsal olanlar ve ölümlüler olarak birlikte durur. Her şey sadece sadeliğin sahiciliğinde durur. Bu dördün birliğidir. Biz ona ev deriz.

    Her şeyden önce ölümlüler olarak yalnız insanlar, dünya olarak dünyaya, evlerinde ikamet ederek bir başlarına ulaşır. Sadece dünyadan ötürü sadeliğin sahiciliğinde durabilen günün birinde şey olur. Şey de, su durur. Su da kaya durur… kayada yağmuru ve göğün çiyini alan toprağın koyu uykusu durur. Toprağın uykusunda asma büyür. Pınarın suyu, asmanın meyvesinin içinde durur. Toprağın besleyiciliğinde ve göğün güneşinin altında şarap olur. Suyun, armağanında, şarabın armağanında her seferinde yer ve gök durur. Ve sadece dördün birliğinin sadeliğinin sahiciliğinde durabilenler şey olur. Ancak şey olan, ‘şey’ler. ‘’Şeylerken, o, yeryüzü ve gökyüzü, kutsal olanlar ve ölümlüler olarak durakalır. Durakalınca, şey, dördü uzaklıklarında, birbirlerinin yakınına getirir. Bu yaklaştırmadır. Yaklaştırma yakınlığın özüdür. Yakınlık uzağı yakına getirir, hem de uzak olarak. Yakınlık uzaklığı korur. Uzaklığı korurken, yakınlık bu uzaklığı yaklaştırmasında yakınlığın özünü sürdürür. Bu şekilde yakına getirmekle yakınlık kendini gizler ve kendi tarzınca, en yakında kalır… Yakınlık şeyin şeylemesi olarak, yaklaştırmada hüküm sürer. Şeyleyen şey birlikteki dörtte, yeryüzü ve gökyüzü, tanrısal olanlar ve ölümlüler olarak durakalır dörtlünün birliğinde, sadece sadeliğin sahiciliğinde.

       Dünyanın dört alanının açığa çıkması, söylemesi (ifşası) olan dildir. Dil dünyayı-devindiren söyleme olarak bütün ilişkilerin ilişkisidir. O dünya alanların yüz yüze gelişini anlatır, devam ettirir, sunar, takviye eder. Ve onları kendi kendisini yedekte tutan şeyde- Söyleme içinde- bir araya getirir ve birleştirir’’ (DD/ 42) .Dünyanın dört alanının Söylemesi olarak dil, o dünyanın içinde ikamet eden ölümlüler olarak –ölümü ölüm olarak tecrübe edebilenler- ve dile yalnız biz karşılık verebildiğimiz için bizimle bağlantılıdır. ‘’Dünyanın dört alanının yolunu açan devinim olarak Söyleme, her şeyi yüz yüze gelişin yakınlığında bir araya getirir ve bunu hem zamanın zamanlaştığı, uzayın uzaylaştığı hem de zaman-uzay oyununun gerçekleşmesi ölçüsünde sessizce yapar. Söyleme’nin dünya-ilişkisini kendi yoluna sokması yoluyla bu sessiz bir araya gelme çağrısına biz sessizliğin çınlaması deriz. O varlığın dilidir ’’( DD/43). .. bulutların, gökyüzünün bulutları olması gibi (LH/

(*)   İşaretli kısımda; Heidegger’in Poetry, Language and Thought kitabından, ‘’The Thing’’ makalesinin esnek bir çevirisi kullanılmıştır.

DASEIN

    Kat ettiğimiz yolun sonunda bulduğumuz evde ikamet edecek olan kimdir?

    Elbette evin çağrısını duyup yola düşmüş olan, yeryüzünün, gökyüzünün, ölümlülerin ve kutsal olanların birliğini kendinde taşıyan ikamet edecektir. O Dasein’dir. Kimdir Dasein?  Ne olduğuna tanıklık etmesi gerekendir. Tanıklık etmek bildirmek demektir. Bildirimde bildirilmiş olanı sorgulamakla Dasein kendisi olandır Çünkü o sorabilir. Şeyleri çağırabilir, yan yana getirebilir. Varlığın içinde, başka varlık imkânlarının yanı sıra soru sorma varlık imkânına da sahip olup, hep bizzat bizler olan bu varolanı Dasein diye çağırmaktayız. ‘’Dasein kendini kendi varlığı içinde anlamak suretiyle bu varlığa rabıtalanan bir varolandır…Dasein varolmaktadır… Öte yandan Dasein hep kendim olan bir varolandır’’ (VZ/55). Bu varoluş anlayışı; ne bir nesneler üstünde/ötesinde varolan bir özneyi, ne de öznelerden bağımsız bir dünya üstüne düşünen, karar veren bir ‘’bilinci’’ içerir. Dasein öznenin içerikleri değildir. Tanrı, Cagito, ruh, ego, özne, kişi ya da herhangi bir nesne Dasein’i imlemez. O ne bir tür ussallıktır ne de öznellik. Dasein’i Dasein diye çağırmamız Dasein’in varoluşunda Varlığın ontolojik açılımıdır.

     Varlığın sorgulanmasını kendi varlığında yapan varlık olarak Dasein kendini diğer varlıklardan ayırır. Dasein fiziksel manada ‘’dünyada bulunan varlık’ değildir.  İnsan Dasein’i, asla nesneleştirilemeyecek bir varolan olarak anlam yaratandır. Dasein olarak varolmak, şeylerin çağrısına açık olmak demektir. Bu yüzden Dasein varolmayı kendi varlığında gerçekleştirme gücüne sahiptir. Dasein olarak ele alınan insan varoluşu, kendisini bir anlamlar dünyasında bulur ve bu yüzden insan varoluşu Dasein’i bir imkân olarak kavrayıp kendini dünyada etkileşim içinde olduğu şeylerin taleplerine açık tutar. Dünyadaki şeylerin çağrısına açık olmak demek; onlarla birlikte varolan bir insan olarak onlara karşı sorumlu ve ihtimam gösterir olarak onlarla dünya-içinde birlikte olmak demektir.

     Heidegger’e göre; Dasein iki varoluşa birlikte sahiptir. Ontik olarak, gündelik yaşam içersinde bulunan insanın nesne olarak varolmasıdır. Ontolojik varoluş ise, Varlığın örtüsünü aralayandır. ‘’Dasein olan kimdir? Sorusuna verilecek cevabı oluşturacak fenomenin istikametini izleyerek yapılacak tahkikat, Dasein’in dünya-içinde-varolma ile aynı derecede asli olan şu iki yapısına kavuşturacaktır bizi: birlikte-olma ile birlikte-Dasein.’’ Bu varlık minvali bize gündelik Dasein ya da kendi-olmanın halini verecektir (VZ/120).  Böylelikle gündelik Dasein’in ‘öznesi ‘ diyebileceğimiz şey, anonimlik, yani herkes görünür kılınacaktır. Dasein, hep ben kendim olandır, varlık hep benim kendimindir. Ama aynı zamanda söz konusu varolanın bir başkası değil de bir ben olduğuna dair ontik bir bildirimi de içerir. Dünya-içinde- varlığın fenomenolojik açılımında onun gündelikliği içinde kim olduğu ya da kimliği sorgulanır.

 Şeylerle ilişki içine giren Dasein, Varlık’ın üstündeki örtünün açılmasını ve gizinin açığa çıkmasını sağlar ve bunun ayırtına varabilir. Ama ‘’Dasein’in kendisini kuramsal olarak bilmesi, onun kendi varoluşunu bilmesine göre ikincildir. Heidegger’e göre kuram yaşama göre ikincildir. Dasein’in yaşamı onun Dünya-içinde-varlık olmasıdır. Dünya-içinde-varlık olmak bir yerde nesnelerle ve insanlarla anlamlı ilişki içinde olmaktır. Bir şey-içinde-varlık olmak a priori olarak kendi varlığını fark etmek veya bilmektir…Bu nedenle dünyayı bilmek Dasein’in temel olgusudur. Dasein’in temel olgusu olarak dünyayı bilmek, ontolojik ve varoluşsaldır (Çüçen/61). Dasein dünyayı onun dışında, onu inceleyen bir özne olarak biliyor değildir. Dasein dünyayı bilir çünkü bilme Dünya-içinde-varlık olarak Dasein’e aittir. Varlık olmadan bilme etkinliğinin olması mümkün değildir. Dünya-içinde-varlık olmakla Dasein her şeyden önce dünyanın yapısını görünür ve anlaşılır kılar. Bu minvalde bilmek bir birlikte varlık formudur.

Dünya Dasein’in evi midir?

Dünya; şeylerin toplamı olarak ontik nesneler dünyası olarak kavranıldığında insanlar o dünyada konutlar üretip, onları kullanıma sunar. Ya da dünya; belli nesnelerin ontolojik özelliklerin kullanım yeri olarak kavranıldığında daha güzel evlerin mobilyaların hayallerini kuran mesela ev kadınlarının dünyası olarak algılanır. Ama Dünya; ontolojik-varoluşsal(existential) bir kavram olan dünyasallığı ifade ediyorsa; işte Dasein, kendini bu dünyada açar. ‘’Zira dünya, Dasein olmayan bir varolanın belirlenimi olmayıp bizatihi Dasein’in bir karakteridir (VZ/66).  Yoksa Dasein olarak çağrılan bir varolan ile ismi Dünya olan diğer bir varolanla yan yanalığı diye bir şeyden söz edilemez. Dasein kendisini Dünya-içinde bulmuştur. Dünya-içinde olmak onun varoluşsal karakteridir. Onun kim olduğunu bize söyleyen bu varoluşsal yapıdır. Bu durum Dasein’i varlık yapar. Dünya içindeki Dasein’in kategorik yapısı ise bize onun ‘ne ‘olduğunu verir. Ama kimlik ve ne’lik Dasein’in varolmasının iki değişik boyutudur. Dasein ancak Dünya-içinde varolabilir. ‘’ Dünya-içinde –varlık olmak, üç terimden oluşmasına rağmen bize Dasein’in birliği ve tekliğini bildirir. Dasein’in varlığının tekliği yine ontolojik olarak onun dünyasında var olan diğer varlıkları da ortaya çıkarır. Dasein, Dünya-içinde –varlık olarak dünyası ve başkalarıyla birlikte vardır. Dünyayı diğer varolanlarla paylaşır. Ama bu karşılaşmada Dasein kendini diğerlerinin bilgi nesnesi haline getirmez. Diğerlerinin önüne sıçrayarak onlarla rasgele bir ilgilenim içinde olmaklığı bir kenara bırakarak onlara itina gösterir. Ancak itina göstermeklikle, kendini onlardan ayırarak kendisi olmak durumundadır. Ve böylece ona Varlığın evi içinde barınma hususunda bir ikamet izni bağışlanmış olur.

     Yeri belirsiz bir evi aramak ve meşakkatli bir yolculuktan sonra birinin kendi evine dönüşü, çok uzun bir zaman ve belki de her zaman için, insanın (insan varoluşunun) evinde ikamet etmeyeceği anlamına gelir ve bu da insanın ev yerini önemsemediği, inkâr ettiği ve reddettiği-belki de reddetmesi gerektiği-anlamına gelir. Eve dönüş bu nedenle ötekiliğe doğru geçiştir. Dasein’in burada/dünyada bulunuş olarak ele alındığı sürece tanımı; diğer varolanlarla birlikte(insanlar da dâhil)  dünya-içinde yer tutuşa dairdir. Bu anlamda evde olmak ve evden uzakta olmak birbirlerini dışlayan karşıt seçenekler değil, birbirlerini var eden bir ilişkinin, içindedirler. Evde oluş da, evde olmayış da vardır, evi arayış da. (patikalar/50)

     Dünya-içinde bir varolan olarak Dasein gündelik yaşamında diğer varolanlarla ilişkisi neticesinde kendinden uzağa düşmek yerine kendi içine düşmektedir. Ancak bu Dasein’in kendinde saklı olan imkânlarının farkına varabilme durumunda mümkündür. Dasein’in kendi varoluşunu kavraması ve sıradanlığın ötesine geçmesi onun varoluşunu sahicileştirir. Önümüzde duran açıklıkta düşünülmesi gereken; Orada-Varlık olarak Dasein kendi hareket tarzını sahip olduğu imkânları açığa çıkararak, onları sahici(otantik) yönelmişlik olarak mı kavrayacaktır yoksa kendini düşkünlüğün sükûneti içine kapayıp sahip olduğu Varlık potansiyelini inkâr edip sahici olmamayı mı seçecektir?

Dasein’in imkânları nelerdir?

Dasein bulunduğu dünyaya birtakım imkânların içinde atılmış ve fırlatılmıştır. Hatta bu atılmışlık içinde dağılmış ve saçılmıştır. Dasein’in bu varlık karakterine, yani öylelik haline, Dasein’in fırlatılmışlığı diyoruz. Böylece Dasein dünya-içinde-varolma olarak şurada var olmaktadır. Bu onun varoluşsal yapısı gereğidir.’’Dasein’in bundan kaçışı yoktur. Dünya-içine-atılmışlık, Dasein’in yazgısıdır… Dasein’in düşüşü nasıl onun temel varoluşuna ait ise, Dasein’in otantik varoluşuna ulaşması da o kadar onun temel varoluş yapısına aittir       (Çüçen/78). Çünkü Dasein zaten hep belirli imkânların içine düşüvermiştir. İçinde var olduğu, var olabilirliği yüzünden başka olabilirliklerin kaçıp gitmesine neden olmuştur. Dasein hep varlığının imkânlarına dönük olarak onları yakalamaya çalışırken, onlar bu süreç içinde kaçıp gidivermektedirler.’’ Ama bu zaten Dasein’in imkân-olmaklığına dâhildir.  Çünkü Dasein zaten kendisine emanet edilmiş bir mümkün-olmaklıktır. Bu mümkün-olabilirlik hali Dasein için çeşitli olası hallerde açığa çıkmaktadır. Dasein kendi varlık imkânlarını anlar ya da anlamaz ama Dasein daima bu varolma tarzlarından birinde varolur. Günlük hayatın bütün somut yorumları ve anlamları Dasein tarafından üretilir. Anlam var-olanların sahip oldukları bir şey değil, Dasein’in varoluşsal özelliğidir..Anlamlı ya da anlamsız olabilecek olan yalnızca Dasein’dir. Bu hal içinde Dasein kendi varlık olanaklarını bilir. Ama bu anlama Dasein’in şuradanlığının varlığına aittir. Dasein, fiili Dasein olarak, bu anlama içinde dünyayı da anlamış olur. Buna Dasein’in bakışı denir. Dasein’in şuradanlığına ait olan bakışı sadece ben-merkezli kendini aldatmalara dayanmakla kalmaz, aynı zamanda dünyayı bilmemeye de dayanır.  Ama Dasein varlık imkânının ta kendisidir. Bu durumda Dasein kendi varolmasını seçerek kendi varolmasını varlık yapısının temeline koyar. Otantik-sahici olup olmaması, Dasein’in temel varolma durumlarıdır. Otantik olmama hali Dasein’in varlığını yok etmez sadece kendi imkânlarını fark etmeyen ve otantik olmayan varlık yapar. ‘’İnotantiklikte kendisi olmayan Dasein özgür de değildir. Olanaklar içinde seçim yapıyor gibi olsa bile, aslında, önceleri başkaları tarafından belirlenmiş seçenekler arasında bir seçim yapmaktadır ’’ (Levinas/25).Otantik olmayan varlık yapısı gündelik Dasein’inde ortaya çıkarken aynı zamanda otantik varlık yapısı imkânlar olarak Dasein’de gizlidir. Otantik varoluş varlığın anlamını açığa çıkaracak imkânların Dasein tarafından bilinmesidir. Bu onun geleceğidir.

     ‘’Otantik olma durumunda bir varoluş durumu vardır ki, bundan Dasein’in kararlılığı ve cesareti ya da azmi olarak söz edilebilir. Dasein en temel, en ilksel, otantik-sahici varoluş hakikatini evim dediği yerde bulur. Evim diye çağırdığında ikamet eyleyen halis-sahici-sahih varlık, en temel hakikatin anlamını kavrar. İnsan yaşamını kuşatan her şey, kararlılık için, hakikatin örtüsünü kaldırmaya nesne olabilir..Çünkü amaç hakikatin aranmasından çok (örtüyü kaldırma) eylemin kendisindedir ‘’(Tekelioğlu/43).

     Gündelik hayatta Dasein hep başka Dasein’lerle varolur. Dünya onun her zaman diğerleriyle paylaştığı yerdir. Düşüş ise sahip olduğu imkânları fark etmeyip nesneler dünyasına geri çekilişindedir. Dasein bu dünya içinde kendisine bir ev inşa eder, satın alır ya da kiralar. Bu evde yaşayacak bir aile kurar ya da kurmaz. Eşyalar biriktirir. Onlar yaşadığı hayatın delilidirler. Komşular edinir, seyahatlere çıkar ve herkes gibi dostluklar kurar. Bunları yaparken kendini herkesten farklı olarak kavrar. Bir Dasein’e gündelik hayat içinde Dasein kimdir dediğimizde ‘’Onlardır’’ cevabını alırız. Çünkü ‘’herkes başkasıdır ve kimse kendi değil ’’(VZ/135).

DAS MAN

Kimdir bu herkes, başkaları ya da onlar dediğimiz?

     ‘Das-Man’dır. Herkes ‘Das Man’dır. Başkaları ‘Das Man’dır. Onlar, ötekiler dediğimiz ‘Das Man ‘dır. Otantik olmayan ‘Das Man’dır. ‘DasMan’ herkestir ama hiç kimsedir de.

Hem kendi Dasein’imla, hem de başkalarının birlikte-Dasein’ıyla, öncellikle ve çoğunlukla çevreleyen-dünyada, ilgilendiğim birlikte-dünyam içinde karşılaşırım’’(VZ/132). Fakat Dasein, ilgilenilen dünya içinde eriyip giderken artık kendisi olmaz. Gündeliklik içinde Dasein ‘Das Man’ın etkisi altına girer. Başkaları yapıp ettikleri bakımından vardırlar. Dasein’ın varlığını etkileyen başkaları belirli birileri değil hep başkalarının yerini alan başkalarıdır. Tam da bu yüzden Dasein farkında olmayarak başkalarının göze batmayan hâkimiyetini kabul etmekte, aslında Dasein kendisi de başkalarına katılmaktadır. Kim bu başkaları diye sorduğumuzda Dasein kendisi dışında herkes diye cevaplamaktadır bu soruyu.

    Birbirine benzeyen eşyaların doldurduğu konutlarında oturan ve aynı televizyon programlarını seyredip, parkta birlikte gezinen herkes, herkes gibi olmaktadır. Dasein de herkes gibi konutunu döşemekten, saksıda çiçek yetiştirmekten keyif alıp eğlenir. Herkes gibi alışverişlere çıkıp, şehirlerin gizli köşelerinde dolanmayı sever. Hatta tüm dünya, tüm gizlerini herkese açmakta ve herkes gidip dünyayı keşfedebilmektedir. Herkes de bu gizleri zapt etmek adına her şeyin fotoğrafını çeker, herkesin ve her şeyin içinde olduğu dünyayı belgeler. Herkes belirli değildir ama herkestir. ‘’Hergünkülüğün varlık minvalini tayin eden herkestir’’(VZ/134).

Das Man nerede ikamet eder?

Gündelik hayatın içinde savrulan, dibe doğru çöktüğünü hisseden Dasein’in barınacak bir yuvası, hayattan yorulduğunda dönecek bir evi yoktur. Varoluş imkânlarının farkına varıp kendisine bir ev inşa etmeyi aklına getirmez. Onun çözümü herkes gibidir.

 Das Man bir konut satın alır kendine ya da kiralar. İçini sevdiği eşyalarla ‘dekore’ eder. Bunun için mimarlara ödeme yapar,  dekorasyon dergilerine, gazete eklerine abone olur ya da komşusuna, ahbaplarının dediklerine kulak verir. Konutunun herkesten farklı dekore edilmiş olmasını arzular. Çarşı Pazar dolaşır beğendiği, sevdiği nesneleri satın alır. Onları herkesin görebileceği biçimlerde konutunda sergiler. Sevdikleri, tanıdıkları ziyaretine geldiğinde tüm zihinsel becerilerini kullanarak döşediği konutunun beğenilmesinden haz duyar. Beğeniler hep karşılıklıdır. Böylece herkes, hergünkülük içindeki Dasein’i ibra etmiş olur. Onaylanmış olmak das Man’ı konutuna, arabasına, envai çeşit eşyasına daha çok bağlar.

      Das Man’ın varlığı varoluşu gereği vasatlığa dayanır. Yapılan her şeyi aleladeleştiren bir vasatlıktır bu. Gadamer’in dediği gibi zaten bilineni, her yerde olanı, kolay yenilir yutulur olanı, anlamlar inşa etmeye izin vermeyeni pasif zevke sunandır bu vasatlık. Şeyin kendisinde değil, gölgesinde ikamet eden bir vasatlıktır bu. Ama konutta oturanın gölgesine; duvarlarda, banyonun köşe bucağında, çekmecelerde, dolaplarda, yerde, her yerde bir an bile rastlanmaz; bir kimsenin, bir kimliğin izi yoktur, hatta bir sesin, bir elin, bir bakışın izi bile yoktur, ne bir anı kalıntısı, ne de bir yaşam yapbozunu meydana getiren alışkanlıklar orada varlığını sürdürür(Sottsass/114). Herkes başkasıdır ve kimse kendi değildir. Her günkü Dasein kim diye sorduğumuzda cevabımız Das Man’dır. Herkes, Dasein’in beraber-olmaklık içinde kendini teslim ettiği hiç kimse’dir.

      İçinde bulunduğumuz zaman herkesi hiç kimse yaparken herkes kendini farklı kılmak için bir üslup, imaj peşinde koşar. Herkes konutunu bir üslup çerçevesinde dekore etmeyi arzular. Yaşamın yaşanışında das Man kendini dünyaya bir biçimde altı çizilmiş, belirginleştirilmiş bir üslupla sunmaya gayret eder. Biliyoruz ki kadim zamanlarda, içinde yaşanılan dünyada bir üslup vardı. ‘’ Kullanılan alışılmış(gündelik) nesneler henüz içlerindeki şiiri yitirmemişlerdi. Düzyazıda yansıyan hayat ile şiirsel hayat birbirinden ayrılmamıştı. Bizim gündelik hayatımız ise, üsluba karşı duyulan nostalji, üslupsuzluk ve inatla bir üslup aranması gibi özellikleriyle öne çıkar. Üslubu yoktur; eski üslupları kullanmaya ya da bu üslupların kalıntıları, yıkıntıları ve anıları içinde yerleşmeye yönelik çabalara rağmen kendine bir üslup yaratmakta başarısız kalır’’(Lefebvre/36). Çünkü dünyayı tasvir etmeyi üstlenen söz, şiirsellikten kopmuş haliyle her şeyi; metinleri, yazılanları, yazılanların yanında nesneleri istila etmiş, onları düzleştirmiş, vasatlaştırmıştır. Şiirle inşa edilen bir evin ve bu evde oturarak evi şenlendiren Dasein gevezelikle, yavan sözle, dipsiz bir meraka dayalı bir akıl gezdirmekle(maymun iştahlılıkla) ve içine düştüğü tuhaf belirsizlikle iştigal etmeye başladığında kendine bir üslup aramaya da başlamıştır.

     Modernlik sadece insanın evinden kovulması değil, bu durumun bir bakıma tuhaf karşılanmamasıdır. Modern konutların doldurduğu şehirler, yalnızca evsiz/yurtsuz kalmış köksüzlerin yaşadığı mekânlar değildir. Bizatihi köksüzlük üzerine kurulan yeni bir yaşam biçimidir. Herkes ötekine yabancıdır. Hiç kimse konutunda bir yabancıyı barındırmak istemez. Kalabalık sokaklarda kimse kimseyi tanımaz. Ev dediğimizin sınırlarının dışında, insanlardan ve nesnelerden oluşmuş tuhaf bir çöl başlar. Bildik olmayan bir başka hayat, konutun devamı olarak orada durur. Her şey bize çok yakındır ama aynı zaman zarfında çok da uzaktır. Uzaklık yakınlıkta saklı kalır. Biz bunu bilmeyiz. Her türlü konfora haiz konutlarının içinde ve dışarılarda eyleşen-eğlenen insanlar evlerini yitirmişler, evsizleşmişlerdir. Herkes yabancıdır ve konut, ev diye çağırdığımıza yabancıdır. Ama biz bunu bilmeyiz.

 Hayatı boyunca ‘’ ideal ev’’ini arayan Dasein ne yapar?

    ‘’Gösteri kendini hem bizzat toplum olarak, hem toplumun bir parçası olarak ve hem de bir birleştirme aracı olarak sunar. Gösteri, toplumun bir parçası olarak, özellikle bütün bakış ve bilinçleri bir araya getiren sektördür…Gösteri bir imajlar toplamı değil, kişiler arasında var olan ve imajların dolayımından geçen bir toplumsal ilişkidir ( Debord/36). Gösteri toplumunun temeli iletişime dayalıdır.İletişim dolanımı içinde ‘sözün’ boş lafa dönüşmesi, Dasein’in zaten üzerinde zorlukla durduğu zeminin kaymasına yol açar.Aynı dekorasyonu taklit eden, üslup sahibi olma arzusu içinde kıvranan her konutta olduğu gibi, temelsiz bir yapıda kelimelerin yan yanalığı ve birlikteliğidir boş laf. Dekorasyon dergilerinde dekore edilmiş konutlarının önünde poz veren ünlülerin giysileri, kullandıkları eşyalar, markalar eşliğinde kodlanan ve herkesin kullanılan markalara, konutların dekore edilme biçimlerine hayretle ve hasretle baktıkları ve kendi konutlarında da olmasını arzu ettikleri nesneleri kullanıma sokan bir iletişim ağının temel yapı taşıdır boş laf. Tabi sahip olunan yüzeysel bir merakla desteklenmesi koşuluyla. Merak sebatla, kararlılıkla sürdürülerek varoluşun imkânlarını ortaya çıkartmanın bir yolu olarak değil de ‘’tam tersine, huzursuzlukla, durmaksızın yeni ama güncel, aktüel olan her şeyi koklayarak, izini sürmeyle ayırt etmeksizin her yeni ve değişik olanla tanışma dağıtıklığıyla yüklüdür bu merak.(patikalar/187).Bu türden bir merak Dasein’in Dünya-içinde-var-olanlarla olan ilişkisindeki ihtimam-göstermelik durumunundan kendini ayırır. Artık ihtimam-göstermeklik, ‘’dünya’’yı sadece görünüşü bakımından görerek onda huzur içinde bulunma imkânlarıyla ilgilenme haline dönüşür (VZ/182). Artık Dasein, ideal bir ev-dünya kurmanın peşinde dünyanın sadece görünüşüyle sürüklenip gider. Kendini boş lafa emanet eden merak, Gündeliklik içindeki Dasein’e capcanlı, müthiş bir hayat vaadeder. Ama Dasein‘e kalan ve onun tüm varlığını kaplayarak gündelik hayatın içine çöreklenmiş bir belirsizliktir. Belirsiz olan neyin sahici anlaşılması gerektiğidir. Her şey bir yandan gerçekten anlaşılmış, kavranmış gibi gözükürken, öte yandan ve aynı zamanda aslında böyle olmadığı şeklinde ya da tersine, her şey gerçekten anlaşılmamış, kavranmamış gibi gözüktüğü halde aslında böyle olduğu şeklinde bir iki-anlamlılık kazanır. Bu tarz bir iki-anlamlılık, otantik olanla olmayanı birbirinden ayırma konusunda das Man dünyasında herhangi bir ölçütün bulunmayışından ileri gelir. Herkesin her şeyi söyleyebilmesi, her şeye dair bir fikri olması ve tüm şeylerin elini uzatsa değebileceği bir uzaklıkta olduğunu sanması karşısında ortaya çıkan belirsizliğin dünyayı sarması, gündelik yaşamı bulanıklaştırması karşısında Dasein tüm imkânlarını Gündeliklik içinde boğmuş olur. Burada ima edilen; boş zaman denen şeyin çoğunlukla merak, gevezelik ve belirsizlikle doldurulmuş olduğudur. Bu hale çalışma zamanını da eklerseniz Dasein’e kendi varlığının imkânlarını açığa çıkartabilmesi için zaman kalmamaktadır. Dasein öncelikle herkestir ve çoğunlukla da öyle kalır (VZ/136).

ANGST

Hayat gailesi içinde olmak ne demektir?

Dasein dünya içinde bir şeylerle uğraşır, belli amaçların peşinde koşar. Kendisini ve ailesini ‘yaşatmak’ için çalışır çabalar, didinir. Hayat gailesi ilk olarak kendini bir çeşitlilik, dağınıklık içinde gösterir. Heidegger’in deyimiyle; ‘dünya-içine’ doğru olmayı ihmal etmeyiz. İş-güç-dertler-istekler-amaçlar-kurallar gündeliklik içinde birbirine bağlanmış hatta önem sırasına göre listeleniyor olabilir. Herkesin kafasındaki listeler gerçekleştirilmeyi bekliyor olabilir. Hayatın gailesi herkesi sarıp sarmalıyor olabilir. İşte bu hayat gailesi içinde boş laf, merak ve belirsizlik Dasein’in gündeliklik içindeki varoluşunu karakterize eder. Bu karakterlerin varoluşsal olarak ortaya çıkmaları sonucunda adına Dasein’in düşkünlüğü ya da otantik olmama hali ortaya çıkar. Öte yandan gündelik hayat içinde Dasein hep bir ruh hali içindedir. Keyifsizlik içinde olduğunda, şuradalığın, düşmüşlüğün varlığı kendisini bir yük olarak belli eder. Öte yandan olumlu bir ruh haline girdiğinde varlığın hissedilen yükü sırtından kalkmış gibi olur. ‘’Fakat bu halet-i ruhiye imkânı, yükü kaldırıcı olduğu halde aslında bir bakıma Dasein’in yük olma niteliğini açıklar bize. Halet-i ruhiye ‘halin niceliğini’ bariz kılar. İşte bu ‘halin niceliği ’içinde keyif, varlığı kendi şuradalığına taşır’’(VZ/142).

 Dasein’in halet-i ruhiyesi onun varoluşsal yapısını belirleyen onu o yapan imkânıdır. İmkânlarının farkında olmak bilmek demek değildir ama ‘’tam da en hergünkülük kayıtsızlığı içinde debelenirken Dasein’in varlığı çıplak bir öylelik ve olmaklık halinde kabuğunu kırıp meydana çıkabilir (VZ/142).  Dasein için tam anlamıyla Varlık’ın içinde ikamet edebileceği bir evi inşa etmesi imkân dâhilinde değilse de o bir ev inşa etme çabasıyla Varlık’ta ikamet eder. Çünkü Varlık’ta ikamet etmek sürekli olarak kendi varolmamızda olup bitmektedir. İçinde oturduğumuz evimiz/yuvamız olarak değil de içinde barındığımız bir konut olarak algılasak da gündelik hayat ne denli parçalanmış, örselenmiş görünürse görünsün, Varlık’ı hala gölgede de olsa, Yeryüzünün, Gökyüzünün, Kutsal olanların ve Ölümlülerin dörtlülüğünün birliğinde tutar.’’ Hatta bizim şeylerle ya da kendimizle uğraşmadığımız zaman, hem de tam o zaman, bu ‘’bütünüyle’’bizi kaplar; örneğin asıl iç sıkıntısında…’’(MN/33). Ama televizyon seyrederken ya da yemek pişirirken ya da doldurmayı bir türlü beceremediğimiz bir zaman diliminde içimizin sıkıldığını hissettiğimizde asıl iç sıkıntısı hala bizden hayli uzaktır.’’ Varlık’ın uçurumlarında sessiz bir sis gibi oradan oraya yayılan derin iç sıkıntısı bütün şeyleri, bütün insanları ve bunlarla birlikte bir insanın kendisini de garip bir kayıtsızlık içine sürükler. Bu iç sıkıntısı Varlık’ı bütününde açığa çıkarır (MN/33). Varlık’ın böylesine bir açığa çıkışının bir başka imkânı da birlikte yaşanılan, sevilen bir Dasein’in varlığından duyulan sevinçtir. Heidegger buna ‘’Die Angst’’ der.

     Dasein’in gündelik yaşam içinde herkes gibi yaşayıp giderken kendi sahip olduğu imkânların farkına varmasını ve böylece yeni bir varoluş halini ortaya çıkaran ruh durumu korku’dur. Korku Dasein’in kendi gizemliliğinde kendisini tanımasını sağlayan varoluş imkânlarından biridir. Dasein aç kalmaktan, ölmekten, gelecekten, Tanrı’dan, düşmanlarından, bilinmeyenden, ötekilerden ve daha birçok şeyden korkmaktadır. Ama korkuyu ne yaratır? Burada sormamız gereken soru şudur:

‘’ Korku ne hakkında korkmaktadır? Korku, varolanın(yani Dasein’ın) kendisi hakkında korkmaktadır. Kendi varlığı içinde kendisini mesele eden varolanlar korkabilir sadece. Korkmak bahse konu varolanı tehlikeye düşmüşlüğü, bizahiti kendisine temlik edilmişliği içinde açımlar…Dasein öncelikle ve çoğunlukla neyle ilgileniyorsa oradan hareketle var olmaktadır.Bunun tehlikeye düşmesi, beraberinde var olmanın tehlikeye düşmesi demektir.Korku Dasein’i öncelikle olumsuzlayan bir surette açımlar.Şaşırtır ve ‘kafa karışmasına’ neden olur…nihayetinde korku yatışınca Dasein, kafasını yeniden toparlamak zorunda kalır (VZ/149). Korku dünya-içinde varolandır.

  Korkunun ecele faydası olabilir mi?

    Angst ile korku farklıdır. Her şeyden önce Angst korkuya önceldir. Korkmak, bir şeyden ve bir şey adına ile sınırlı olduğundan korkan korktuğu şey tarafından hapsedilir. Angst böyle bir şaşkınlığa izin vermez. Daha çok kendine özgü bir sessizliği birlikte getirir. İşte evini inşa etmeye karar veren Dasein’in evinini temellerinin yükseleceği zemin budur.’’ Heidegger; günlük yaşamda gerçekten kendini kurabilme, ben(Ich) diyebilme şansı gitgide elinden alınan ve yalnızca kalabalıktaki ‘biri’(Man) olmasına izin verilen insanın bir düşüş sergilediğini, işevuruk, yarar sağlayıcı şeyler(Zuhandene) başta gelmek üzere, şu ya da bu var-olana(Seiend), ya da hakiki(otantik) olmaktan uzak bir biçimde kendi ‘ego’suna tutunmaya çalıştığını ve bu kaçış nedeniyle de, neyin ne olduğu hakkındaki kararlılık sergileyen, sahih, hakiki(otantik) bir karşılaşma yakalama şansını büyük ölçüde yitirdiğini yazıyordu. Bu durumda ve ender zamanlarda ve çok kısa sürelerde belirli temel ruh durumlarının kökte salınımların insanı ‘Hiçlik’(Das Nicht) ile yüzyüze bırakmak suretiyle, şeylerin tüm dünyasını, var-olanların tümünü yani Varlık(Das Sein) sorusunu yeniden düşünme olanağı sağladığına dikkatleri çekiyordu. (Nalbantoğlu 2004/289) Heidegger bize Angst’ın, insan Dasein’in temel ruhhali olduğuna işaret ediyordur.

    Her şey yolunda gidiyordur. Dünya içre arzularımız tatmin olmakta olup, keyfimiz yerindedir. Yine de sokakta yürürken, bazen evde otururken bir huzursuzluk içten içe, derinden derine gelir bizi yoklar. ‘’… o hep ‘şuradadır’-ama yine de hiçbir yerdedir. O kadar yakınımızdadır ki, içimizi sıkar ve nefesimizi daraltır- ama yine de hiçbir yerdedir (VZ/197).  Şu sebeptendir, bu şey yüzündendir diyemediğimiz, net olarak tanımlayabileceğimiz bir şey değildir aslında.Dile getiremediğimiz,tanımlamayı beceremediğimiz nedeni falan olmayan ama tüm varlığımızı kapladığını duyumsadığımız bir zamanın içine düşmekliğimizdir bu.  Bu bize ait bir nedenden dolayı değildir. Belirsizlik, tanımlanamayış vs. Angst’ın özünde olan bir şeydir, birdenbire ortaya çıkıvermesindedir.’’Bu nedensiz Angst bir an için bile olsa, Hiçlik içine itilmemizin ve orada sallantıda, asılı kalmamızın yolunu açar. Sonuçta Angst’ın açığa çıkardığı nedir? Hakiki, katışıksız, bütün çıplaklığıyla Hiçlik kuşkusuz ’’(Nalbantoğlu/289). Yaşadığımız bu içsel deneyim-özgünolay(Das Ereignis) bulunuşunun bir hali olarak her şeyden önce ‘dünyayı dünya’ olarak açımlamaktadır. Yani Angst dünyanın bizatihi kendisi, dünya-içinde varolmanın kendisidir.

    Angst Dasein’i ölümle karşı karşıya getirir. Korkunun tersine Angst’ın dünyada olan bir nesnesi veya sebebi yoktur. Angst Dasein’in tüm dengesini yitirmesine sebep olur. Dasein geriye çekilir. Dasein bu haldeyken dünyaya gösterdiği ilgi sona erer, dünya içre şeyler ilişkiselliklerinden kopup, anlamsızlaşırlar. Neden? Çünkü bu geri çekilme durumunda Dasein kendi varoluşunun temelinde yatan Hiçlik ile karşılaşır. Bu yüzleşme sonucunda kimileri dünyevi faaliyetlere yaslanarak kurtulmayı dener. Ama bu tepki aşıldığında; ‘’Dasein’in kendini dünyadaki şu ya da bu ilişki, şey, ilgi ya da çıkar nesnesi aracılığıyla anlamayı bırakması ve kendine en has olma potansiyelini(ölüm) üstlenmesi… En has imkânın üstlenilmesi tüm diğer imkânlar içinde gerçekten benim olanların olmayanlardan ayırt edilmesini sağlar. Angst dünyayı gündeliklikten boşalttığı içindir ki, Dasein’i özgürlüğü için serbest kılar’’(Levinas/22). Angst, insanın sınırlılığı gibi geçiciliğini de ortaya çıkarır. Yani ölüm yönündeki varlığını ortaya çıkarır. Burada kast edilen; biyolojik bir ölüm değildir. Ölüm artık tüm yaşamın içine yayılmış yaşamın kendisinde var-olan bir imkânlılıktır. Burada ölüm gelecekle ilgilidir. Ölüm öngörüsü hayatı yeniden yapılandırabilecek imkânların zeminidir. Dasein ölümle yüz yüze geldiğinde gündelikliğe kaçar, kendini dünya işlerine vurur. Kaçmazsa onu bir çözülme, görme anı beklemektedir. Bir an içinde Dasein, kendi imkânlarının olduğunu, ‘olma potansiyelinin ne olduğunu görmüştür. Heidegger gibi Levinas’da ‘’ kararlılık anındaki bu görmeyi  ‘en üst aydınlık’ diye niteler’’(Levinas/25).

Görme anında kendi varoluşunu ‘anlayan’ Dasein, kendini, kendi imkânlarına yöneltir. Kendini anlama çabası Dasein’in kendisini yorumlaması halidir. Yorumlama anlama ve bilmeye dayanır. Dasein önsel olarak anlayan ve yorumlayandır.  Anlama Dasein’ın temel ruh durumu olarak Varlığın atılmışlığıdır. Anlama Dasein’in varoluşundaki farklı imkânları kavraması, kendisini var etmek için bu olanağa sahip Varlığa doğru yönlendirmesidir. İmkânlara yönelme gelecekseldir. Geleceğe atılmış olan Dasein her durumda kendi imkânlarını ve varoluşunu kavramaya çalışan kararlılığı ile otantik olabilir.

POIESIS **

    Dünya vardır diyemeyiz. Dünya içinde şey vardır da diyemeyiz. İnsan vardır da diyemeyiz. Ama dünya içinde şeylerle birlikte olan Dasein’in varoluşunda dünya vardır diyebiliriz. Şey dünyayı şeyler… dünya dünyalanır. Dünya dünyalandığında özünü sürdürür. Şeyi dünyalayan dünyanın şeylemesinde özünü sürdürmesine bıraktığımızda, şeyi şey olarak düşünürüz. Bu şekilde düşünerek, şey tarafından şey olarak çağrılırız. İnsanın dünyayı açıklama isteğine dönmüş düşünce, dünyalamanın sade birliğinin sadeliğine ulaşamaz.  ‘’Dünya, yer ve gök ile kutsal olanların yakınlıklarında dünya olur. Bunlar bütün uzaklıkları içinde birliktedirler; çünkü her biri öteki üçüyle birlikte dünyalanır. Dünya dünyalar onları’’ (Aruoba/232).

    Yeryüzü hizmet eder, taşır, bir arada tutar. Ağaçlarda açan çiçekleri, meyvelere dönüştürür. Sular, kayalıklar onda yayılır… yayılımında bitkiler yükselir, hayvanlar dolaşır. Yeryüzü hepsini besleyendir. Suları ve kayaları, olgunlaşan meyveleri, bitkileri ve hayvanları gözetendir. Yeryüzü dediğimizde onunla birlikte diğer üçünü de düşünürüz. Ama dördün birliğinin sadeliğini düşünmeyiz.

     Gökyüzü güneşin yoludur. Ayın hilalden dolunaya dönüşü, yıldızların pırıltısı, yılların ve mevsimlerin değişimidir. Günün ışığı ve kararması, gecenin karanlığı ve aydınlanmasıdır. Havanın yumuşaklığı ya da sertliği, bulutların göçü, mavinin derinliğidir. Gökyüzü dediğimizde, onunla birlikte diğer üçünü de düşünürüz. Ama dördün birliğinin sadeliğini düşünmeyiz.

    Kutsal olanlar kutsalın ışığını taşıyanlardır. Kutsalın kutsallığında ortaya çıkan ışık, görünür ya da görünmez… Örtünmüşlüğüne geri çekilir. Kutsal olanlar dediğimizde onunla birlikte diğer üçünü de düşünürüz. Ama dördün birliğinin sadeliğini düşünmeyiz.

    Ölümlüler insanlardır. Ölümlüler diye çağırılır çünkü onlar ölebilirler. Ölmek ölümü ölüm olarak bilerek ölebilmektir. Yeryüzünde gökyüzünün altında ve kutsal olanın ışığında kaldığı müddetçe yalnızca insan ölür. Hayvan sonlanır. Ölümlü olduğunu fark eden sadece insandır. Eğer fark edebilirse, ölüm sadece insanın önünde ya da arkasında durur. Biz ölümlüler dediğimizde, onunla birlikte diğer üçünü de düşünürüz. Ama dördün birliğinin sadeliğini düşünmeyiz.

     Dördün birliğinin sadeliğinde ikamet edeni biz dörtlü olarak çağırırız. Ölümlüler bu dörtlü içinde durur ama koruyarak, ihtimam göstererek ikamet ederler. Dördün her biri kendi tarzında durur. Her biri ötekinin özünü yansıtır. Dördün birliğinin sadeliği içinde kendi tarzlarında yansıtır. Yansıtma dördün her birini aydınlatarak aralarında bir yansıtma-oyun başlatır. Olagelen yansıtma, dördün her birini kendi içinde açığa çıkarır, varoluşunu açılmaya bırakır. Özlerini özgürleştirir, olagelişlerini birbirine bağlar. Bu olagelen bir arada oluş, dörtlünün ayna oyunudur. Dörtlünün çokluğundan dörtlünün birliğinin sadeliğine varılır. Biz olagelmekte olana dünya deriz.

    Ölümlüler yeryüzünü koruduklarında ikamet etmiş olurlar. Koruma sadece bir şeyleri tehlikeden korumak değildir. Korumak; gerçekte bir şeyleri kendi varoluşunda serbest bırakmaktır. Yeryüzünü korumak onu buyruğuna altına alıp efendisi olmak değildir. Bu onun yıkıma doğru adım adım ilerlemesidir. Sadece sadeliğin sahiciliğinde ve şeylere buyurmadan düşünülerek ikamet edildiğinde bir şiir kurabiliriz. Şiirle ev inşa edebiliriz. Varlığımıza yer açan yeryüzüdür. Yeryüzü evi açar. Böyle açan yeryüzü dördün sade birliğinde ikamet eder.

   Biz; gökyüzünü gökyüzü olarak kabul ettiğimizde ikamet ederiz. Güneşi ve ayı kendi yolculuklarında, yıldızları ışıltılarında, mevsimleri kendi geçişlerinde, günü ve geceyi kendi gölge oyunlarında bıraktığımızda ikamet ederiz. Biz, kutsal olanın kutsallığının tezahüründe kutsalın ışığını bekleyerek ikamet ederiz. Ne kendimizi bir Tanrı yaparız ne de putlara taparız. Yeryüzünü korumakla, gökyüzünü olduğunca kabul etmekle, kutsalın ışığını beklemekle, ölümü kabullenmekle dörtlünün sadeliğinde ikamet ederiz. Korumak ve ihtimam göstermek yeryüzünde ve gökyüzünde kutsalın ışığı altında ve ölümlü olanlar arasında ikamet etmek, korumak ve gözetmek olarak yeterli değildir. İkamet etmek daima şeylerle birlikte ortaya çıkar. Korumak olarak ikamet etme, dörtlünün birliğini ölümlülerin ikamet ettiği yerde saklar; şeylerin içinde. İkamet etmek, dörtlünün birliğini şeylerin içine getirerek korur ama şeylerin kendileri kendi varoluşlarına bırakıldıklarında dörtlünün korumasında ikamet ederler. İkamet etme, şeyleri dörtlünün korumasında tutarak inşa ettiklerinde ortaya çıkar. Şeylerin kendi özlerinde çağırarak inşa ettiğimiz, yeryüzü, gökyüzü, kutsal olanları ve ölümlüleri kendinde bir araya toplar. Biz ona ev deriz. Ev bir şeydir. Her şeyden önce ölümlüler olarak sadece insanlar, dünya olarak dünyaya ikamet ederek katılır. Sadece dünyayla birleşmiş olan, günün birinde şey olur. Bir şey olarak evde dörtlünün birliği sadece sadeliğin sahiciliğinde ikamet eder.

     Şeyler bulundukları yerden insanların çağırmaları ya da yapmalarıyla yakına gelmez. Onları biz yakına çağırırız ama dikkatlilikle. Onlarla biz eyleriz ama ihtimamla. Düşünmek sahici eylemektir, eylemek ise, varlığın özüne dokunmak, ona içinde kendisini ve özünü dile getireceği evi inşa etmektir. Dünya-içinde olan Dasein Dünya-içinde karşılaştığı şeylerle kurduğu ilişkinin yarattığı imkânları kullanarak yapar bunu. Çünkü Dasein dünya içinde bir varlık olarak kendi inşa ettiği evin hem oturanı hem bir parçasıdır. Var-olmakla aynı manayı paylaşan ev-kurmak; ‘’özgürlüğüne bırakış, özgürlüğü içinde huzuru kuruş, koruyuş, doğasına-oluşuna, akışına-bırakış ile yani bir dinginlik, bir sükûnet, bir hürriyet içinde oluşan yaratım ile eşleşir İnşa etmek kendinde ikamet etmektir. Dördün birliğinin şeylerde açığa çıkması inşa etmedir.  Ev inşa edilir, dörtlüyü içine alır… saklar. İçine aldıklarını geri bırakır saçar. Bu evin armağanıdır.  

        Taş taştır ama kendi başına duvar olamaz. Taşların birçoğu bir araya gelip duvar olalım, ev yapalım demez. Onları Dasein çağırır. Ev yapmak için duvarın içine yerleştirmek için onları yakına çağırır. Taş taşa uzak durur. Birbiriyle konuşamazlar. Uzaklık, mesafeyle değil iletişimsizlikle ortaya çıkar. Dasein onları çağırır. Ardı ardına, yan yana ya da üst üste koyar, birbirine kavuşturur. Birbiriyle konuşturur. Taşlar yan yana durur ve birbirine dokunur olur. Dasein’dir onları yakınlaştıran, buluşturan, kavuşturan. Taş duvar için seçilmiştir. Dasein’dir onu seçen. Böylelikle taşı taşlıktan çıkarmış duvar haline getirmiştir. Taş artık herhangi bir şey olarak taş değildir. O temelde ya da duvarda duran bir taştır ve Dasein tarafından anlamlı kılınmıştır. Dasein’in evinin bir parçasıdır. Dasein ilgisini taşa yöneltmiş, onu çağırmış ve o da Dasein’le bir ev kurmak, aynı zamanda o evin bir parçası olmak için çağrıya icabet etmiştir.

    Birinci taş temelin dört köşesinden doğudakine. Tüm varlığın armağanı yeryüzünde.  Toprağa su, ağaca meyve, tarlaya ekin, insana çocuk.   Yeryüzünün çeşitliliğinden toprağın bereketine.

İkinci taş temelin dört köşesinden batıdakine. Ulu bir ağacın gölgesinin düştüğü yere. Dalları gökyüzüne ulaşan ama kökleri yeryüzünde. Gökyüzünde güneş ve ay durur… yıldızlar ve gezegenler durur… taş temelde durur ama taşla birlikte tüm evren durur.

Üçüncü taş üçüncü köşeye. Kutsal olanlar kutsalın ışığında, insanlar ise karanlıkta. Kutsal olanlar kutsal olanda, insan ise insanda. Dururlar her biri kendi yerinde ama birlikte kendi evinde.

  Dördüncü taş dördüncü köşeye. Süreli bir hayat verilmiştir ölümlülere, kendi ölümünden kaçamaz hiç kimse. Çünkü ölüm durur hayatın hiçliğinde. Doğum-yaşam-ölüm-doğum-yaşam-ölüm… sürer gider her biri kendi biçiminde.

    Dasein çağırdığı dört taşı, evin dört köşesine koyar. Dört köşeden çıkan dört duvar yapar. Dört duvarın üstüne çatıyı koyar. Çatı ile temel arasına bir merdiven bağlar. Dasein taşı temel olması için çağırır. Duvarları çatıyı taşıması için, çatıyı evi kurmak için. Merdiveni hepsini birbirine birleştirmesi için. Taş dörtlüde durakalır. Buna dördün birliği denir.

Ev kutsalın ışığında inşa edilir. Sahici şiir, yeryüzünü ve gökyüzünü ölçer, varlığın evinin sınırlarını sezer. Kendini ölçebildiği sürece varlık evde anlam bulur. ‘’insan olarak insan her zaman kendisini kutsal olan bir şeyle ya da kutsalın ışığında sınar. Kutsallık, gökyüzünün altında, toprağın üstünde ikamet ettiği sürece, insanın ölçüsüdür.’’(PLT/221) Varlık, kutsal olan ile ölümlü olan arasında bir yerlerde ikamet eder. Ama zaten yeryüzünde olmak, göğün altında olmak demektir. Her ikisi birden ve kutsalın ışığı altında duran, nurlanmış olanın ötekilere ait olması demektir. Gökyüzü ve yeryüzü, kutsal olanlar ve ölümlüler dördün birliğinde durur, hepsi birbirine bağlanırlar. Sadece sadeliğin sahiciliğinde ikamet ederler.

    Bir ev kurma-inşa etme düşüncesi neşeli olma hali verir. ‘’Neşeli şiirlenendir. Neşeli neşeden şiire uyarlanandır. Böylelikle de neşelendirilen ve böylelikle de neşelendirendir ’’ (YVH/20). İnşa edilecek bir ev olduğu düşüncesi, gökyüzünün kıpırdanan aydınlığını açar, bulut açık duran aydınlıktan baktırır kendine… Bulut şiir kurar. Neşedir bu. Neşenin kaynaktaki özü, kaynağa yakınlık içinde ikamet etmektir. Yakınlığa yakının sırrını ifşa etmekle gelir. Kendisine bakana baktığından, şiirlediği boşuna inşa edilmiş ve uydurulmuş değildir. Şiir kurma bir bulmadır. Şiir şeyleri bulur… yakına çağırır… İkamet edilecek olanı açığa çıkarır… kurar. Bulut şen olana açılır. Onun şiirlediği neşeli açık olandır. Neşeli özünü açmakta olan şende bulur. Şair çalışır… şiir varlığın evini inşa eder, evi şenlendirir. Şenlendirme o evde ikamet etmedir. Şiir ile kurulan evde ikamet etme ‘şiir gibi hayat sürme’ düşüncesinin içinde oturur. Evi yapan şiir hakikati ortaya çıkarır. Şiirin ortaya çıkardığı hakikatle insan yaşamını ölçmek, şiirsel olarak ikamet etmenin özüdür. Yapılanın şiirle yapılması Poiesis’tir.

     Poiesis; ortaya çıkarma, ifşa etme, keşf, varlığın kendini açması, üstü örtülü olanın örtüsünün kaldırılması çabasıdır. Sadece bir sanatçının, zanaatçının, bir şairin yaptıklarına, ürettiklerine değil dördün birliğinin sadeliğinde ikamet eden şeylerin de varoluşlarında ortaya çıkardıklarıdır. Bu hakikatin ortaya çıkmasıdır.  İnşa etmenin, yapmanın, üretmenin… sanatın özü şiirdir. Şiir tam da bu sayede kendine bir ev inşa eder, kendisini ifşa eder. Düşünür Varlığı söyler. Şair kutsal olanı adlandırır… Şairin şiirde gördüğünü, düşünür de dil de görür(MN/55). Özünde esin(poesie) olan tüm varolanlar, ikamet edilende kendilerini açığa çıkarır. ‘’Çünkü esin(poesie) en geniş anlamı ile yani şeylerin dil ve sözcüklerle içsel ilişkisi olarak düşünülürse, var-olanların kendilerini ilk kez neyseler öyle gösterdikleri açık bir yer yaratır. Dil ki, özünde şiirdir, var olanları adlandırdığında onları hemen söze ve Varlığa kavuşturur; şeyleri Varlıklarından çağırarak, Varlıkları adına görevlendirir. (Patikalar/145)

     Bir ‘ev’in inşası mutlaka sanatçı olmayı gerektirmez ama her inşa faaliyetinde bir parça esin, yaratı, sanat vardır. Varlık’ın sahip olduğu imkânlardan henüz ortaya çıkmamış olanı çıkarmak, örtülü olanın örtüsünü kaldırmak, şeyleri kendi özleri içinde yakınlaştırmak şiirle oluyorsa, şiirleştirilerek yaratılan şeyin içinde dil- şiir-varlık-düşünce-siyaset-hayat sürüş-olagelmekte olan her şey mevcuttur. Onu açığa çıkarmak, görünür kılmak Dasein’e aittir. Dasein hakikati açığa çıkarandır. Hakikatin var olabilmesi ancak ve sadece Dasein’in var olabilmesiyle mümkündür. Kendi hakikatleri içinde şeyleri birbirine bağlayan ve kendi varoluşunun gizini çözecek olan Dasein’dir.

(**)  Heidegger’in Poetry, Language&Thought adlı kitabındaki ‘’Building, Dwelling; Thinking’’  makalesinin esnek bir çevirisi kullanılmıştır.

ALETHEIA

     Sokrates öncesi filozoflar doğruluğun özünü, aletheia ve logos da görmüşlerdir. Platon ve ardılları doğruluğu varlığın açıklığından alıp, iki ayrı şeyin uygunluğunda aramışlardır. ‘ Doğru şey, gerçek olandır’ der bize metafizik. Şeyin doğruluğu’ onun olması gerektiği gibi olması ya da görünmesi’ dir. Yani şey’in her ne ise o olarak, kendisi olarak gerçekleşmesi demektir. Metafizik gelenek için, her ne ise o olan şey doğrudur ve gerçektir. Varlık’tan alınan doğruluk, kendini yargı’da, hüküm vermeyle iç içe düşüncede bulmuştur. Bu anlamıyla doğruluk, doğru önermelerin bir karakteri olarak değil, fakat varlığın Varlık olarak açıklığa çıkmasıyla olanaklı olur. Açıklık olarak doğru, Dasein’e aittir. Onda temellenir, onda açığa çıkar. Biz onu aletheia olarak adlandırırız. Doğruluğun temeli özgürlüktür. Özgürlük insana ait olarak değil, onun varoluşunda hakikat olarak ortaya çıkar. Varlıkları her durumda olması gerektiği biçiminde varlık yapar. 

    Dasein kendi varoluş anlarında doğan güneşin geceyi kovalaması gibi Varlığı aydınlatır ve Varlığın açığa çıkmasını sağlar. Bu varolan keşfedilmiş olan olur. Biz buna hakiki olan deriz. Ama hakikilik keşfedici olan Dasein’inden gelir. Hakiki olmak(hakikat) keşfedici varlık olmak demektir.’’varolanı kendi mahfuzluğu içinden çekip çıkarmak ve onu kendi kendi mahfuz olmayışlığı (keşfedilmişliği, açımlanmışlığı) içinde görünür kılan, açığa çıkaran, kendi keşfedilmişliğinin nasıllığı içindeki varolandır(VZ/231). Biz onu Dasein diye çağırırız.

     ‘’Yunancada açıktaki her şeye, özgür olanın süregiden özgürleşimine a-letheia yani ‘açılış’ denir. Bu sözcük gizlenişi tümüyle ortadan kaldırmaz. Öyle ki, açılış her zaman kapalılığı, gizliliği gereksinir. O gizliliğe aittir ve kendisini saklar. ‘’Gizleyerek sunduğu ve sunarak gizlediği şey tarihi olanaklı kılandır. ‘Mutlak bir sunma’ ya da ‘mutlak bir gizlenme’  Varlığın tarihini olanaksızlaştıracağı için olanaksızdır; bu, Varlığın kendi yaratıcı koşullarını da ürettiği ‘açıklık alanı’, kendini gösterebileceği ‘oyun alanını’ ortadan kaldırması demektir. Her şey, Varlığın görünebileceği açıklık alanının yerleştirilmesi ile olanaklıdır. Bu ‘oyun-alanı ise bize kendini gizleyerek sunan şey temelinde belirlenir. Yani tarihin özü, bize kendini, Varlığın yazgıdüzenini (Geschick) temelinde geri çekerek sunan şey temelinde belirlenir. Her ikisi de, sunma ve geri çekilme tektir ve aynı şeydir. Geri çekilme, ortadan kalkması değil, Varlığın kendisini buradalaştırarak ortaya koymasıdır. Açtığımızı sandığımız her kapı, Varlığın evine açılabilecek başka birçok kapıyı gizlemekten başka bir şey değildir. Her açma, her kendini gösterme bir gizlenmedir de. Varlık kendisini görünen şeyin ışıltısında gizler. Varlığın kendini gizlemesi, ancak onun kendini bize açmasıyla, Varlığın ışıldamasıyla mümkündür. Eğer Varlık ışıldamazsa, orada bir ‘yetki alanı’ kurulamaz. ‘Yetki alanının kurulması’ ile söylenen şey Varlığın ışıldadığı yere yerleştirilen ‘oyun alanıyla’ aynı şeydir. Her ‘oyun alanı’ bir ‘yetki alanı’dır. Yaşamı olanaklı kılan da, oynarken kullandığımız, Varlığın kullanmamıza izin verdiği yetkinin ta kendisidir (Patikalar/92-96).

     Varlığın her kendini açışı bir gizlenme ve bir varolan olarak kendini bir armağan olarak sunmasıdır. Varolan kendini Varlığın evi olan dilde açar. Da-sein’in özünü kuran, onu diğer varolanlardan ayıran dil-dünyada, yani yeryüzü, gökyüzü, kutsal olanları ve ölümlü olanları bir araya getiren söylem-söyleşide yerleşmedir.  İnsanın ancak Varlığın hakikatini kendi evinde, düşünce ve sözcüklerle kurulan evde gösterebilmesi ile varolanların hakikatine ulaşılabilir.

    ‘’Evin bize bir iç dünya bağışlarken aynı zamanda bir iç sıkıntısı da verdiğini, bir iç dünyası olmanın bedelinin bir iç sıkıntısı olduğunu fark ettiğimiz zaman mı’ ev bizim için ev olur?..Ömür boyu bize eşlik eden mutluluk imgelerimiz olduğu kadar, kurtulmak için çaba harcayacağımız korkularımızın, dağıtmak için her yolu denediğimiz iç sıkıntımızın da kaynağı değilse bile ilk sahnesi burası. Evden söz edeceksek mutlaka buraya, bu mutluluk mekânının arka bahçesine, birçok düşün olduğu gibi birçok şiirin, öykünün, romanın da imgelerini topladığı bu arka bahçeye uğramamız şart (Gürbilek/140).Hayli uzak yoldan geldiğimizde, ön kapıyı kapalı bulduğumuz durumlarda, bir de evin arka kapısını yoklamakla, hayli uzun zamandır bize kapılarını kapatmış olan eve girebilmenin bir yolu bulunmuş olur.

Kartezyen mekan algısı, mekanı salt  geometrik bir kavram olarak ele alır.Katrezyen bakış; sabit,oklid geometrisinin sınırları içinde düşünen,durağan, değişmez ölçülebilir ve farklılıkları görmezden gelen bir mekan mefhumunu algımıza yerleştirir. Mekan uzunluk, genişlik ve derinlik üzerinden denetimli, kapalı ve soyut  bir sisteme indirgenir. Zamanın dışında, sahip olduğumuz deneyimleri geri planda bırakan bir mekan algısı dünyayla ilişkimize yön verir.

Lefebvre, Kartezyen mekan anlayışının karşısına; karmaşık,üst üste binen, birbirini içeren katmanlardan oluşan bir mekan anlayışını ortaya koyar. Katmanlar arasındaki uzlaşımı ya da çatışmayı ön plana alır.

     Ev bize hem dağınık imgeler, hem de bir imgeler bütünü sunar. İmgeler bir tür çekim gücüyle evin boşluğunda yoğunlaşır, şiir olur. İmgeler evin değişik köşelerinde toplaşır, düşünce onları birbirine bağlar, öykü olur. Ocakta ateş yanıyordur, gölgeler ile suskunluklar arasında ince bağlar kurulur. Hüzün olur. Kütüphanede cildi yıpranmış bir kitap düş gören bir çocuğun düşünde gördüğü pastadan evi anlatıyordur. Mutluluk olur. Yaşlı bir bellek, geçmiş bir dünyada çalışmakta, pişmanlıkların düşünü kurmaktadır. Yalnızlık olur. Şiirde düşler, düşünceler, anılar, nesneler, bellekler birbirine dokunmuş, birlikte dokunmuştur. Şair düş görür, düşünü imgenin kalıplarına döker, şiiri inşa eder. Düş şairi, şair şiiri, şiir okuyucusunu, insan ve dünyasının birbirine dokunduğu bir sınır durumuna taşır. Tek bir kelimenin çağrışımında giderek büyüyen öyküler gizlenir ya da büyük sessizlik dalgaları evin içinde titreşir. Hüzün olur, mutluluk olur, yalnızlık olur. Bir zaman sonra şair de susar, kendi imgeleriyle konuşmaya başlayan evdir.

KAPI

   ‘’Duvar suskundur, kapı ise konuşur. Kapı, insanların mekânı ve onun dışında kalan her şey arasında ilişki kurduğundan içerisi ve dışarısı arasındaki ayrımı ortaya çıkarır. Kendisiyle özgürlük arasına koyduğu sınırı yine kendisi ortadan kaldırır.’’(Simmel/3) Kapı konuşur çünkü o bir oyunun baş aktörüdür. Sahnesi geldiğinde ortaya çıkıp bir şeyin bittiğini ama arkasından bir başkasının başladığını haber verir bize. Yaşamla ölüm arasında sürekli açılır kapanır kapı. Bir tarafı doğuma, yaşama açılırken öteki tarafı ölümün ardından kapanır. Kapı kapanmasını açılma olanağına dayanarak sergiler. Hayat varsa ölüm de vardır. Bir kapı açılı… bir kapı kapanır, hayat ölümle anlam kazanır. Kapı kapatarak gizlediğini, açıldığında gösterir. Bu yanıyla artık varoluşun gizemini içinde taşır.

  Heidegger’e göre,’’kapı şeyleri sınırlayarak kendi özlerine geri verir. Kapılar zaten sınırlandırılmış olanın iç ve öz uzamına açılmakta ve böylece bize içeri giriş güvencesi vermektedir.’’ Uzak bir ormanın karmaşık patika yollarında dolanan bir yolcu, aradığı evi bulduğunda karşısına bir kapı çıkar. Yolu bitiren kapının hemen açılıvereceğini sanmak saflıktır. Sihirli sözcüğü söylemek gerekir.’’ Ki çağımızın en sihirli sözcükleri bilim, teknoloji ve bilgi çağıdır- söylesek bile o kapı açılmaz.’’(Patikalar/89)  Tek yapabileceğimiz kendimizi olagelenin ‘güvensizliğine’ bırakmak ve kapının açılmasını bekleyerek sihirli sözün ne olduğunu düşünmeyi sürdürmemizdir.

     İnsanın evi öteki dediğine yabancıdır. Her evin kapısı dünyaya; hem içeriye hem dışarıya başka türlü açılır. ‘’ama aynı zamanda dünyanın olanaklarının şimdi-buradalığıdır. Çünkü her ev yalnızca başka bir ev değildir, başka bir evden başka evlerden başka olan evdir. Böylece evler dünyayı kendi duvarlarının içine aldıkları ölçüde dışarıda bırakabilirler. Bu alma ve aynı zamanda dışarıda-bırakma kapının işidir, çünkü kapı her iki işlevini de mutlaklaştırmaktan kaçar… Kapı bize varlığı açar. Kapıdan gide gele anlarız ki, varlık bir geçittir. Kapının yeri bize bu geçidi anlatmak ister. Yalnızca geçirgenliği nedeniyle, yani bir geçit olması nedeniyle, varlık, başkasının(yani kendimizin) yeri haline gelir.’’(Sözer/126).

ODA

    Evin içinde bir oda, odanın içinde bir imge…imge de bir oda. İçinde geçmişe dair çağrışımlar barındıran. Biz odada otururuz, şiir imgede konaklar ve evleri, odaları imgeleyen şiir sayesinde biz içimizde oturmayı öğreniriz. Bu oyun o denli doğurgandır ki odaya ilişkin imgelerin taşıdığı çağrışımlar farklı oyunların da yaratıcısı olur. Bir odadan ötekine geçerken bir hüzün huzmesi sarar insanı. Terk edilen odada bırakılan anılar, nesneler, çağrışımlar bir yük olup biner insanın sırtına.  Ama oda, insanın mezarıdır da. Aynı odada uzun süre oturduğunda, odadaki nesneleri ve onlarla birlikte kendini de nesneleştirir insan.

Evin kalabalıklığından, dünyanın saldırganlığından kaçıp sığınılabilinecek, neredeyse hiç kalmamış bir özel hayatın son savunma mevzii olarak kalan küçük bir oda, Ama sığınana dünyadan büyük.

Odalarda farklı iklimler hüküm sürmeli. Bir oda yaz odası bir oda kış odası. Bir oda imgelerin dünyası, ötekisi dışarıya kapalı, penceresiz kelebeğin kozası. En güzeli bahar odası. Tam bir neşeli oyun alanı. İçinde yaşadığımız odalar farklı ben’lerimiz arasından seçim yapsın. İklimler değişsin, sakladığımız ne varsa ortaya çıksın. Gizli kalmış bir yanımızı görünür kılıp yeni bir oda açsın.

PENCERE

    Pencere önünde, ev ile dışarısı arasında yaşar insan.(Simmel/3) Bir yanıyla evdedir, öteki yanıyla dışarıda. Pencerede bir lamba bekler. Bir tek ışığıyla bile insancadır ev. Bir insan gibi görür, geceye açılmış bir gözdür ev.(Bachelard/75)  Dışarıya karanlıklara baktığımızda, içerde kendimizi güvende hissederiz. Dışarıdaki karanlığın bizi yutmasına engel olur pencere. Başımız dönüp bilinmeyenin içine düşecek olduğumuzda, düşmemizi engeller. Ama ya tersi bir durum varsa. Evde olanın hayatının şu ya da bu anında mutlaka soracağı sorudur bu. Ya ışık dışarıda, karanlık olan evse? Ya gözetleyen, geceleyen, gören dışarıda (sokakta ya da bozkırda) gözetlenen evdeyse? ( Gürbilek/139).Dış dünya eve, ona doğru açılmış olan pencereden sızar. Bize bakar.

Ev havasını tükettiğinde, nefes alamaz olduğunda imdada pencere yetişir. Kendini dünyaya açar, farklı düşünme biçimlerini evin içine alır, havasını temizler. Pencere zamana açılır. Zamanın akışı evin içinde hissedilmez. Pencereden gördüklerimiz, dışarısı, zamanı belli eder. Herkes kendi penceresini açar, Böylece dünyanın bütün pencereleri kendilerini açar ve ‘’peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar.(Bachelard/43). Bizler de geçmişin anı, olay yığıntısından istediğimizi seçer alırız. Buna ‘tarih’ deriz. Tarihe herkes kendi penceresinden bakar.

MERDİVEN

    Merdiven dünyalar arasında kurulur. Bodrumun merdiveni inilmek içindir, çatı katının ki çıkılmak için. Bodrumun merdiveni, evi karanlık ve sıkıntı dolu bir mekâna bağlarken, çatının merdiveni dingin, özlenen bir yalnızlığa çıkarır.(Bachelard/64) Orta katın merdivenini hem ineriz hem çıkarız. Apartmanda oturanlar için durum karışıktır. Apartman merdivenleri anonim bir yapının suratı anımsanmayan kişiliksiz memurları gibidir. Bize hizmet eder ama bizim için mahremiyetleri yoktur, onunla ilgili düş kurmayız. Hızlı hareket eden dar bir mekân olarak asansör baş düşmanıdır merdivenin. Hız hayatın, teknoloji doğanın, devasa kentler dünyanın düşmanıdır. Asansörde bedenler yakın ama zihinler uzaktır.

     İmge Her zaman betimleyici değildir. Bazen de esinleyici olur. Merdiven bizi gökyüzüne taşır. Bulutların arasından kutsalın ışığı gönlümüze vurur. Merdiven, kutsal olanla ölümlü olanı yeryüzünün ve gökyüzünün arasında birleştirir. Biz buna dörtlünün birliği deriz. Dört katlı bir dünyanın arasındaki merdivenlerde olagelir her şey. Ama sahanlıkta dama değil de, merdivenin korkuluğunda kaymaca oynayan bir çocuktur zaman. 

GEÇİT/GEÇİŞ/KORİDOR

   ‘İki arada bir derede kaldığımızda’ olduğu gibi  ‘aradalık’; arada kalmak varoluşsal bir durumdur. Mutlak olarak sınırın bir tarafında olmamak olarak da okunabilir. Koridor bir ara mekândır. Bir odadan bir odaya, bir ruh halinden bir diğerine geçiştir. Hem sıkıntıya, karabasana gidilebilir, hem de aydınlık bir odada pembeli, kırmızılı açmış bir sardunyanın yanına. Koridora açılan her kapı, evin kendisini bize açması, gizinin küçük bir parçasını vermesidir. Ev kendini oda oda geçişlere, geçitlere açtıkça bütünleşir. Ama açıldıkça da kendini gizler. Çünkü geçiş sadece odadan odaya değil, evden eve de olur. Her bir parçası ayrı, birbirine dolanan koridorlar, geçitlerle bağlı ev içinde evler, tek bir odaya sığamayacak birden çok öykü kurar.

     Aradalık, modern yaşamla ortaya çıkan kamusal özel alan ayrımını da imlediği gibi, bu ayrımla yaşamın; iş zamanı-boş zaman, çalışma zamanı-oyun zamanı ya da ev yaşamı-ev dışı yaşamı gibi bölünmüşlüklerini, aralarındaki geçişleri anlatır, bağlantıları kurar.

Adorno’nun dediği gibi ‘’yazar bir ev kurar metninde. Kâğıtları, kitapları, kalemleri ve evrakları bir odadan ötekine taşıyıp dururken, yol açtığı kargaşanın aynısını düşüncelerinde de yaratır. Kâh memnun, kâh huzursuz, içine gömüldüğü eşyalardır bu düşünceler. Onları şefkatle okşar, kullanır, eskitir, karıştırır, yerlerini değiştirir, tahrip eder. Artık bir yurdu kalmamış kişi için yaşanacak bir yer olur yazı’’(Adorno/89) Düşünceden düşünceye geçişler yapar, koridor dediğinde eğleşir. Bazen dar odalarda sıkışmış düşünceyi açabilen bir gizli geçidi keşfediverir. Bir şimşek çakar, Varlık ışıldar.

OCAK

     Ocağın içinde çıtırdayarak yanan ateş evi ısıtır. Dışarısı soğuktur. Böyle düşününce ev daha sıcak, daha sevilesidir. Huzur, ocağın önünde oturanların arasında kıvrılıverip masal dinlemek isteyen bir çocuk gibidir. Uzun kış gecelerinde ocak başında toplananların birbirlerine bilinmedik öyküler anlatmasının sebebidir çocuk. Kutsalın ışığıdır evi aydınlatan, ocağın alevinden öykülere yayılan. Ev artık yalnızca yaşanan anın evi değildir. Huzur, çocuk, kutsal ve ev aynı öykünün-zamanın içinde buluşur.  Öykülere tutunmuş düşler sayesinde tüm bir geçmiş yeni bir evde yaşamaya başlar. Ocaktan yükselen alevler, metafor ve imge olarak kendini düşüncenin bilinmedik sınırlarına taşır. Uzaklardaki o bölgede bellek ile imgelem birbirine olmadıkları kadar dostturlar.

      Ocakta yanan bir ateş, mumun alevi, şairin evrende oturmasını sağlar. Ya da evren gelir onun evine yerleşir (Bachelard/96).  Şair, kendisine ait olmayan bir geçmiş dünyanın henüz

sönmemiş ateşlerinde yaşar, şiirini yazar. Ateş şairi besler, şair ateşi.

SÖZLÜK GİBİ

Anlamak: (Verstehen) Yeniçağın bilen öznesinden farklı olarak, varoluşun tüm potansiyel öğelerini varlık dolayımı ile açığa çıkarılması, bir durum olarak Dasein’i imkânlarına taşımasıdır. Anlama hem ‘yorum’un hem ‘yargı’nın olanağıdır.

Durum: (Stimmung) Dasein’in varlığının ‘açığa çıkma’ anlarının ve bu bağlamda Dasein’in edimlerinin gerçekleştiği zemindir.

Dünya-Yeryüzü  : (World-Earth) Heidegger dünya ile yeryüzünü ayırır. ‘Yeryüzü’ bir barınma alanını, bir korunma mekânını imlerken, ‘dünya’, yalnızca yeryüzünü çevreleyen bir boşluk, bir arka plan olarak düşünülür.  Yeryüzü bir indirgenemezliği, bir sınırsız olasılık ufkunu sürekli yeniden kurulmayı tasvir eder.

Düşmüşlük-Varoluş-Olgusallık:  Dasein’in varoluşsal yapıları. Düşmüşlük(Werfallen-fall) Düşüş Dasein’in hayat gailesi içinde kaybolmuşluğudur. Düşmüştür çünkü atılmışlıkta kalmıştır. Zamanın şimdi de karşılığıdır. Varoluş(Existenzialitat-Existence), Varlığın kendini var-oluş anlarında ortaya koyması, seçimler yapabilmesidir. Zamanın gelecek boyutuna denk gelir. Olgusallık(Faktiziat-Facticity) Fırlatılmışlık ve atılmışlık Dasein’in olgusallığıdır. Dasein düşmüşlüğünü kendi hamurunda taşır. Fırlatılan Dasein Otantik olmayan bir varolmaya sahiptir. Seçimlerimizi tanımlasak bile, istediğimizi seçemeyebiliriz. Zamanın geçmiş boyutuna denk gelir.

  Ev : (Heim-Dwelling-place) Yurt-sıla-memleket-doğup büyünen ve ait olunan, varlığın kendi varoluşunu ortaya koyduğu yer. Bir duygunun içinde, bir yerde, dilde ikamet edilen yer. Gizem de aynı kökten (Geheimhis) gelir. Gizli tutmak, evde tutmak

Fenomenoloji: Gizli olanın gizini kaldırmak, o şeyi kendinde açığa çıkararak, kendini kendi olarak gösteren bir yaklaşımdır. Fenomenolojik tasvir bir tür yorumlama çabasıdır. Herhangi bir tümevarım metodunu kullanmaz. Fenomenolojin vardığı sonuç, yalnızca ‘şekillendirme’ yoluyla varlığı mahiyetine uygun form ve fenomenler içinde tasvir etmektir. Yani sonuç bir tüm değil, bir terkip işidir.

Kaygı-İhtimam: (Sorge) Varoluşun temel yapılarındandır. Kaygı, ilgi ve ihtimam gösterme birlikte düşünülmelidir. Heidegger, Dasein’in varlığının gündelik açımlanmasını ve Dasein’,n dünyasıyla bir bütün olarak anlaşılmasını gerçekleştirecek olan fenomenal temeli Sorge’de bulur. Dasein’in varlığı kendisini sorge olarak açığa çıkarır.

Olagelme/Olay : (Ereignis) Sıradan olay anlamında kullanmaz Heidegger, Olagelme Varlığın varolma durumudur. Varolma bir olagelmedir. Bir anda ortaya çıkan durumun yaratıcısı özgün-olay anlamını da taşır. Hakikat, Dil’deki Ereignis’in açığa çıkarılmasıdır.

Ontik : (ontical) Varoluşa sahip olmayan nesnelere verilen genel ad. Bilgi açısından ele alınan şeyler ve nesneler.

Temel Ontoloji : :Ancak fenomenoloji ile olanaklı olan, Dasein veya Varlığın temel varoluşsal karakterlerini ortaya koyan varlıkbilim alanı. Heidegger’e göre; Dasein kendi ontikliğinde ontolojik varolmayı açabilen ve varolmanın anlamını olanaklı kılan varlıktır. Bu anlamıyla Dasein, insan varlığı değil, ‘insan olma olanağı’dır.

Öz : (Essenz-Essence) Varlığı varlık yapan şey veya özellik. Dasein’in özü onun varoluşunda temellenir. Geleneksel felsefede öz ve Varlık iki ayrı kavramken Heidegger’de ikisi birdir. Öz ve Varlık varoluşta ortaya çıkar.

Varlık: (Sein-Being) Varlık varoluşunu kendisi ortaya koyar. Varlık olarak Varlık’ın anlamını sorgulayan Dasein’in varoluşunda kendisini açığa çıkarır.

Yazgıdüzen : (Geschick)  Bir yazgıyı ifade ederken, basit bir biçimde kaçınılmaz olarak karşımıza çıkacak bir şey olarak yazgıyı değil, aynı zamanda bir düzeni de kuran, bir düzenliliği ve anlamı açık eden, anlam ve düzeni bizlere bırakan bir süreci adlandırmaktadır. Özgürlüğümüzün sorumluluk taşıdığını ve seçimlerimizin sınırlı olduğunu söyler.

Zaman : (Zeit-Time) Heidegger için zaman, Dasein’in olanaklarıyla ya da olanakları aracılığıyla varlığının kendisi olarak açığa çıkmasıdır. Zaman O’nun olanaklı varlığını biçimlendiren bir yapıya sahiptir. Dasein zamanda değildir. Bu nedenle zamanın kendisi zamansal olandır. Varlığın ontolojik anlamı.

KAYNAKÇA

Adorno, W.T.    ‘Minima Moralia’dan seçme parçalar’, Defter dergisi S.30(sh 132-136)Metis yayınları, İst.1997.

Aruoba, O.,        ‘Heidegger,Adam,Dönüş’, Defter Dergisi s.44(sh.227-237) Metis Yayınları 2001.

Bachelard, G.,    Uzamın Poetikası  Çeviren Han Tümertekin, İthaki yayınları İstanbul 2008.

Çüçen, A.K.        Heidegger’de Varlık ve Zaman, Asa Kitapevi 2003.

Debord, G.,         Gösteri Toplumu Çevirenler: A.Ekmekçi-O.Taşkent, Metis Yayınları 2006.

Gürbilek, N.,        ‘Ev Ödevi’  Defter Dergisi s.30(sh.138-148) Metis Yayınları 1997

Heidegger, M.,    Varlık ve Zaman(VZ),  Çeviren: Kaan H. Ökten, Agora Kitaplığı, İstanbul 2008.

Heidegger, M.,    Metafizik Nedir?(MN)  Çeviren: Yusuf Örnek, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara 2009.

Heidegger, M.,     Poetry, Language and Thought(PLT), Harper&Row, New  York 1971.

Heidegger, M.,     Early Greek Thinking(EGT), HarperSanFransisko 1984.

Heidegger, M.,     ‘Dilin Doğası’(DD), İnsan Bilimlerine Prolegomena, Paradigma Yayınları, İstanbul 2002.

Heidegger, M.,     ‘YurdaVarış/Hısımlara’ (YVH), Defter Dergisi s.25 (sh.18-31)Metis Yayınları, İstanbul 1995.

Heidegger, M.,     ‘Yurtakşamında Hemşehrilerle Konuşma’ (YHK), Defter Dergisi s.42, Metis Yay.İst. 2001

Heidegger, M.,     Letter on Humanism.,(LH)  net kaynaklı.

Heidegger, M.,     ‘Sanatın Doğuşu ve Düşüncenin Yolu’, Patikalar(sh.11-31)İmge kitapevi1997.

Lefebvre,H.,         Modern Dünyada Gündelik Hayat  Çeviren I.Gürbüz, Metis Yayınları 1998.

Levinas, E.,          Zaman ve Başka, yayıma hazırlayan: Z. Direk, Metis Yayınları, İstanbul 2005.

Nalbantoğlu,Ü.,   ‘Patikalar’ Martin Heidegger ve modern çağ, Makaleler toplamı, İmge Yayınevi, Ankara 1997.

Nalbantoğlu,Ü.,   ‘Angst’ üzerine bir not’ D.Özlem Armağanı (sh283-296), İnkılâp Yayınları İstanbul 2004.

Savaşır, İ.            ‘Heidegger’in İşliği’, Defter Dergisi s.40(sh.173–182), Metis Yayınları, İstanbul 2000.

Simmel, G.,          ‘Bridge and Door’, Theory, Culture&Society Vol.II sh.5-10 SAGE London 1994.

Sözer, Ö.,            ‘Yuvaya Dönüşte’ Kapı Sorunu-Simmel ve Heidegger, Cagito s.18 (sh116-127), YKY 1999.

Sottsass, E.,         ‘Boş Evler Kime Ait’’ Cagito s.18 (113-115) YKY 1999.

Tekelioğlu,O.,      ‘Haller, Şiir Hali ve Dasein’, Defter Dergisi s.25 (sh. 39–64), Metis Yayınları 1995

Yorum bırakın