1896 yılının başlarında İstanbul sokaklarını elinde garip bir kutuyla ecnebi bir adam arşınlamaktadır. Hafiyeler hemen peşine düşerler. Elindeki kutunun içinde muzır bir şey olma ihtimali vardır. Bu sıralarda Yıldız sarayında hüküm süren cennetmekân Sultan Abdülhamit Han, İstanbul’da sinek uçsa haberini beklemektedir. Sinek nereden gelmiştir? Niye uçmuştur ve de nasıl uçmuştur? Jurnali ilk yetiştiren hafiye sultandan yüklüce bir bahşiş koparmakta, kendisine belki de paşalığın yolu açılmaktadır. Bir adamın elinde garip bir kutu ile başıboş dolaşması, devlet ricalini de telaşlandırmış jurnaller ardı ardına saraya yağmaya başlamıştır. ‘’ Gâvur elinde kara bir kutu ile kayığa binmiştir. Haliç boyunca bir aşağı bir yukarı gidip gelmiştir. Kayığın içinde elindeki kutu ile garip hareketler yapmıştır. İnerken kayıkçıya gümüş mecidiyeler vermiş sonra da Pera Palastaki odasına gitmiştir. Casus olduğu besbellidir ve Zat-ı Şahanemize suikast yapma ihtimali aman ki göz ardı edilmeyedir.’’
Adamın adı Alexandre Promio’dur ve Lumiere Biraderler Kumpanyasının İstanbul’a gönderdiği temsilcisidir. Elinde dolaştırdığı garip aletin adı da ‘cinematographe’dir. Hareketli resimlerin hayli para kazandıracağını sezen biraderler bir yıl önce 28 Aralık 1895 de Paris’te ilk gösterimi düzenlemişler ve epey kar sağlamışlardır. İlk gösterimin ardından da dünyanın dört bucağına yolladıkları alıcı yönetmenleriyle film çevirmektedirler. İşte Promio denilen zat böyle bir işle iştigal etmektedir. Promio dünya sinema tarihinde daha önce Venedik’te denediği ‘kaydırma’ yöntemini İstanbul’da tekrarlamaktadır. Haliç sularında bir aşağı bir yukarı volta atarken aslında sinema dünyasında bir devrim gerçekleşmektedir.
O sırada İstanbul’un en meşhur fotoğrafçılarından Vafiadis Efendi de bu aletin namını işitmiş, bir kara kutuda biz edinip biraz dünyalık yapalım diyerek ince hesaplara dalmıştır. Zaten tekniğe meraklı bir adamdır. Avrupa’da çıkan en son model fotografi makinelerini dükkanına getirip nice beyzadenin suretini çıkartmaktadır. Bu suretlerde İstanbul’da nice hanımın yüreklerini yakmaktadır. Konumuza dönecek olursak İstanbul aslında bu hareketli resim numarasını bilmez değildir. O tarihten elli yıl önce Pera’da bir sirk gösterimi esnasında Daguerre’nin ‘Diorama’sı teşhir edilmiş ve halk nezdinde büyük ilgi uyandırmıştır. Diorama, saydam tuvaller üzerine yapılmış olan resimlerin arkadan aydınlatılması esasına dayanmaktadır. Işık oyunları sayesinde resimler can bulup hareket etmeye başlamaktadır. 1855 yılında yine PERA’da NAUM Tiyatrosunda gösterimi yapılan COSMORAMA da benzer bir teknikle çalışmaktadır. Vafiadis Efendiye göre bu işte gelecek vardır.. O tarihte İstanbul’da ‘gelecek’ çil çil altın anlamına gelmektedir. Oturur Lumiere Biraderler Kumpanyasına oturaklı bir mektup döşenir., Hem daha detaylı bilgi, hem de mümkünse bir aygıt rica eder. Ama Biraderler ondan daha uyanıktır. Değil aygıt, bir cevap bile göndermezler. Vafiadis Efendide hayal kırıklığı içinde işinin başına döner.
Ama sinemanın Memalik-i Osmaniyye’de serüveni yeni başlamaktadır. Ufak tefek engeller yeniçağın harikasının payitahtta yayılmasını engelleyemeyecek, başta saray olmak üzere Frenkler, Rumlar. Yahudiler, Ermeniler ve elbette ki Türkler kısa zamanda bir sinema tutkunu olup çıkacaklardır.
Hikâyemize dönersek Promio Bey’in Haliç macerasının ardından saraya jurnaller ardı ardına yağmaktadır. Zaten biraz pimpirikli olan sultan Abdülhamit Han okuduğu polisiye romanların etkisiyle işi ciddiye almıştır. Sultan polisiye romanların müptelası olup, garp ülkelerinde neşredilen eserleri hemen tercüme ettirip yutarcasına okumaktadır. Çeşitli entrikalar, karmaşık olaylar, gizli kapılar, dehlizler, fail-i meçhul cinayetler onun vesveseli tabiatına doğrusu çok uygun düşmektedir. Hatta Sultan’ın okuduğu romanların etkisiyle işi azıtıp Yıldız sarayına birkaç gizli kapı yaptırdığı bile rivayet edilir.
Bu esnada Promio alelacele İstanbul’dan ayrılmış, dünyanın bir başka bucağına icra-yı sanat eylemeye gitmiştir de tatlı canını kurtarmıştır. Neden derseniz; çünkü sarayda hayli olaylar vuku bulmakta olup, Sultanımız çok sinirlidir. Oğlu Prens Burhanettin efendi Amerikan sefirinin kızıyla işi pişirmiş gizli gizli buluşmaktadır. Bir gâvur kızının gelini olması ihtimali bile Abdülhamit’in tüylerini diken diken etmektedir. Hele bir de kızın yüzsüz babası sefir hazretleri saraya gelip de ‘’ gençler birbirini seviyor, evlenmelerine izin verelim. Sizin vereceğiniz her milyon için ben de bir milyon koyarım ‘’ diyerek pişkin pişkin gülüvermez mi ! Aslında biraz hasis olan Sultan’ın tepesi iyicene atmıştır. Elin gavuruna hem prens oğlanı verecek ham da üste para mı verecektir. Bir yandan baş kadını Muşfika ile dertleşip teselli bulmaya çalışır, öte yandan da gâvur kızıyla evlenen Osmanlı şehzadesi mi olurmuş diye oğluna haber gönderir. Böylelikle de sevdalıların izdivacıyla birlikte sefirin hayalleri de suya düşer.
Ama Sultan Abdülhamit’in başındaki dert yalnız bu değildir ki. En sevgili kızı Ayşe Sultanın dadısı Raksıdil kalfa ölmüş, saray mateme boğulmuştur. Küçük Ayşe Sultan ter ter tepinip ‘dadımı isterim’ diye ağlamaktadır. Padişah’ın küçük Sultanı has bahçede gezdirmesi bile bir işe yaramamıştır.. İşte bu sırada sarayın gedikli hokkabazı Bertrand, Sultan’a; karanlık bir odada bir ışık marifetiyle beyaz bir perdeye yansıtılan hayallerden söz eder. Hokkabaz Bertrand ‘ yeni bir icat olup, fotografili Karagöz misali demeyi de ihmal etmez. Maazallah sultan vesveseye kapılır da.
Akşam sarayın tiyatrohanesinde toplanılır. Bertrand efendi iki, üç metrekarelik beyaz bir perdenin önünde durmuş, elindeki su dolu bir tasla perdeyi ıslatmakla meşguldür. O dönemde yangın en korkulu beladır. Abdülhamit Han yanında küçük sultanı, Müşfika hatun, haremden bazı kadınlar, küçük şehzade Nurettin ve papağan NUNU ile birlikte perdenin önünde oturmaktadırlar. Hokkabaz perdenin önüne gelir, ışıkların kararacağını, perdenin üzerinde görüneceklerin bir hayal olduklarını katiyetle korkulmaması gerektiğini söyler ve ortadan kaybolur.
Işıklar kararır, perde aydınlanır ve bir yazı belirir. ‘ L’Arrive’e du Train en Gare de la Ciotat Ciotat‘ Hokkabazın ötelerden bir yerden sesi yükselir: ‘ Şümendüferle seyahat’ . Yazının ardından gerçekten de perdede bir tren belirir. Orada, perdenin üstünde, bacasından fosur fosur kara dumanlar salarak bir ejderha gibi durmaktadır. Nakşıdil kalfa korkudan yüksek sesle salavat getirmeye başlayınca ortam biraz gerginleşir. Trenin çevresinde bazı cisimler hareket halindedir. Bunlar kafalarında uzun siyah şapkalarıyla, ellerinde şemsiyeleriyle insana benzemektedirler ama sanki çok acele işleri varmışçasına deli misali koşuşturmaktadırlar. ‘ Ağır ol da molla desinler lafını şiar edinen bu memleketin insanına göre onlar çok hızlı hareket etmektedir.
Bu arada kara tren etrafa dumanlar saçarak harekete geçmez mi! Dumanlarını savura savura kara bir ejderha sanki üstlerine gelmektedir. Nakşıdil kalfanın sesi iyice yükselerek ortalığı velveleye vermeyi sürdürür. İşte birazdan kaç memlekete hükmeden sultanları başta olmak üzere hepsini çiğneyip altına alacaktır. Küçük çığlıklar ağızlara bastırılan mendillere rağmen artık zapt edilemez olmuştur.
Her şey iki dakika içinde sona erer. Hokkabaz Bertrand dudaklarında muzip bir gülümsemeyle ortaya çıkar ve ışıkları yakar. Bakıldığında perde boştur. Ne şümendüfer kalmıştır ne de çevresinde koşuşturan insanlar. İzleyenlerin tümü şaşkındır. Sadece sultan sessizce oturmakta ve meraklı gözlerle çevresini incelemektedir. Ayşe sultan heyecan dolu parlak gözlerle perdeye bakmayı sürdürmekte, papağan NUNUN üst üste ‘ küçük Ayşe Sultan ‘ diye bağırmaktadır.
Sultan Abdülhamit ayağa kalkar, papağanı ve odadakileri yalnız bırakarak salonu terk eder. Kızı, küçük sultanı mutlu olmuştur. Bu da onu keyiflendirir. Bir yandan da düşünmektedir. ‘ İstanbul halkı bu işi nasıl karşılayacaktır? Gâvur icatları pek de hayırlı işlere yaramaz ama… Muzır kişilerin elinde bu alet Saltanat-ı Aliyyesine karşı kullanılabilinir mi acaba? Saray da mevcuttur ama İstanbul’da henüz elektrik yoktur… Nasıl olacaktır bu iş? Yarın Seccadeci başı İzzet Beye bir tahkik ettirmeli bu nevzuhur aletin faidesi nedir…Ama halka da eğlence gerekir. Meşgalesi olmayan halk maazallah siyasetle miyasetle uğraşır. Aman Allah devlete millete zeval vermesinde…’
Gece olmuş yatma vakti gelmiştir. Heyecanlı bir polisiye roman yatağının başucunda Sultanı beklemektedir. Küçük Ayşe Sultan rüyasında üzerine doğru gelen bir trenden kaçmaya çalışmakta, bakır renkli bir ay İstanbul’un üzerinde ağır ağır büyümektedir.


Yorum bırakın