Gecikmeye Övgü kitabında Helene L’Heuillet‘in iki zaman tanımı vardır.
- Nesnel Zaman
- Öznel Zaman
“Öznel zaman” kişisel olarak algıladığımız ve saatten bağımsız olan deneyimsel zamandır. Bu zamanda işleri ardı ardına yapabiliriz, saat başını veya saat ortasını beklememize gerek yoktur.
Oysa “Nesnel Zaman” böyle değildir. Saat 13:00’de bir toplantınız olduğunda bunu asenkron bir biçimde gerçekleştiremezsiniz. Aksi halde kovulabillirsiniz 🙂
Peki neden, saate bakmayalım?
Eğer bir iş ile zamanlanmış başka işimiz yoksa, sürekli saate bakarak nesnel zamanın içinde yaşamak bizi hep bir “kayıp hissine” sürükleyecektir.
Zaman doğası gereği kaybedilen bir yapıdadır. “Zaman kazanırken” bile aslında onu kaybederiz. Ve aslında alınan her karar alınmamış tonlarca kararı kaybetmekle mümkündür.
Bu yüzden eğer gün içinde bizi “akrep ve yelkovanın” kovaladığı bir gün geçirirsek de bu “kovalamaca” bize aynı zaman diliminde yapılabilecek tonlarca işin hüznünü anımsatır.
Oysa “öznel zaman” böyle değildir. Her işi başka bir işin arkasına koyarak yapabiliriz. Mesela çamaşırları yemek yedikten sonra asabiliriz. Çocuğumuzla çamaşırları astıktan sonra oyun oynayabiliriz. Ta ki “uyku”, başka bir işten, sonraki iş olana kadar.
Görüldüğü gibi zihnimizi sürekli kovalayan bir “akrep ve yelkovana” ihtiyacımız yoktur. Bu sayede yaptığımız işten de “zamanı kovalamadan” keyif alabiliriz.
Keyifli bir zaman deneyimi dileğiyle 👋


Yorum bırakın