Hayali Salih Efendi, Dilkuşa kıraathanesinde karagöz perdesinin ardına çökmüş, bir yandan Yegâh makamında bir semai okumakta, öte yandan elindeki tefi çalaraktan icrayı sanat eylemektedir. Perdenin öte yanında dizi dizi insanlar sıralara, yerlere oturmuş bir yandan gürültü edip bir yandan temaşayı izlemektedirler. Kıraathanenin kapısına yakın taburelerde oturan iki zat; Behlül ve Servet Bey’lerdir. İki gündür İstanbul’u çıfıt çarşısına çeviren lodos
nihayet bitmiş, yerini tatlı serin bir havaya bırakmıştır…
Servet Bey, pehlivan kesimli gövdesiyle çevredekilerin bakışlarını hep üzerinde toplayan bir zattır. Siyah düz yakalı, tek önlü sako giyer, Aziziye fesini kulaklarını örtecek biçimde kafasına yerleştirir. Bütün bunlara pos bıyığı, kehribar tesbihi de eklendiğinde ortaya
babayani görünüşlü bir Osmanlı delikanlısı çıkar. Zaten biraz alaturkadır. Çilingir sofrasında günün moda şarkılarını terennüm etmeyi, karagöz izlemeyi, horoz dövüştürmeyi sever. Behlül
Bey ise Servet’in neredeyse tam zıttı yaradılıştadır. Hep sinekkaydı traş olur. Paris losyonları sürünür. Bıyıkları özenle pomatlanmış ve Kayzer Wilhelm modasına uygun, yukarıya kıvrılmıştır. Sırtında ancak yatarken çıkarttığı Frenk gömlekleri hep kolalıdır. Yeni mezun zabit gibi dimdiktir. Fesi hafiften sol kaşının üzerine düşer. Elinde taşıdığı fildişi saplı baston kıyafetini tamamlar. Alafranga’dır. Karagözü sevmez ama bugün Servet Bey’in peşine takılmış saatlerdir bir sergüzeşt bulma hülyasıyla oradan buraya dolaşmaktadır. Karagöz’ün cinaslı laflarını işittikçe sürekli kıkırdayan Servet Bey’in yanında gözleri perdeye dikili,
düşüncelere dalmış gitmiştir.
Bu iki kafadarın yaşı yirmiüçe dayanmıştır. Cennetmekan paşa babalarının sayesinde ele güne muhtaç olmadan yaşayıp gitmektedirler. Daha doğrusu bu lâf Servet Bey’e aittir. Köşkten
çıkılır, faytonla gezilir, Vezneciler’de piyasa yapılıp, kuşlukta çilingir sofrasının başına çökülür. Nevbahar Hanım’ın uduyla coş-u huruş olunup yatsıdan sonra ya direklerarasına ya karagöz temaşaasına gidilir. Servet Bey memnundur ama Behlül Bey bu hayatı çok alaturka bulur. Paris’te Londra’da yaşıtları ne kadar farklı yaşıyorlardır kimbilir?..
Geçen gün Paris’den gelmiş bir mecmuada otomobil denilen bir nesnenin resmini görmüştür. Uzun uzun resmi incelemiş ardından kafasında binbir hayal derin derin iç geçirmiştir. İstanbul monden yaşamdan ne kadar uzaktır. Behlül Bey birden Hayalci Salih Efendi’nin sesiyle irkilir:
Yıktın perdeyi, eyledin virân
Varayım sahibine haber vereyim hemân…
İşte nihayet bitmiştir şu bayat karagöz eğlencesi de. Sıkıntıdan yorgun düşmüş vücudunu kahveden dışarı atar, derin bir soluk alır. Servet Bey de ardısıra gelmektedir.
Şimdi Pera zamanıdır…
Behlül ve Servet Beyler Cadde-i Kebir’de bir panoya iliştirilmiş afişin önünde ayakta durmakta, cadde akşam yükünü yüklenmiş parıltısıyla mehtaba meydan okumaktadır. Afişteki yazılar şöyledir:
Sponeck Salonunda Asrın Son Harikası
Paris’i Londra’yı Ayağa Kaldıran Canlı Fotografiler
Andlozya’da Boğa Güreşi… Deniz Banyosu
Ve
Rus Çarı’nın Paris Seyahati…
Bilet Fiyatları 3 Kuruş, Çocuklara 2 Kuruş
Pazar Ve Cuma Matine
Behlül Bey Paris, Londra sözcüklerinin yaptığı sihirli etkiyle ruhunu çoktan oralara uçurmuş, Servet Bey ise Deniz banyosu lâfına takılıp kalmıştır. İki kafadar gecenin nasıl biteceğine
karar vermişlerdir bile. Tarih 16 Ocak 1897, saat alafranga 9.30’u göstermektedir.
Yüzyılın sonunda İstanbul’un en ünlü fotoğrafçılarından biri Rum Vafiadis ise öteki Polonya Musevisi olan Sigmund Weinberg’dir. Vafiadis Lumiére Biraderlerden temsilcilik istemiş, ona cevap dahi verilmemiştir. Ama Weinberg Pathe Biraderler kumpanyasının evveleski İstanbul temsilcileridir. Onların phonographe (Gromofon) denilen aletlerini satmaktadır. Şimdi de bu ‘sinematographe’ işini üstlenmiştir. Pathr Biraderler’in kumpanyasının amblemi her filmin başında şöyle bir görünüp kaybolan bir horozdur. Weinberg’in Sinematographe gösterisi için seçtiği yer ise Galatasaray’daki tramvay yolunun dönemecinde bulunan zamanın en ünlü birahanesi ‘Sponeck’ salonudur.
Hemen salona giren Behlül ve Servet Beyler birer bira ısmarlayıp bu nevzuhur temaşaanın başlamasını merakla beklemektedirler. Etraflarında kelebek gözlüklü ya da monokl takmış redingotlu beyler, Rum, Yahudi ya da Frenk hanımlarına refakat etmektedirler. Birkaç tane ipek feraceli hanım da biraz merak saikiyle, çoğunlukla cesaretlerini ispat için oradadırlar.
Derken lâmbalar söndürülür. Salon zifiri karanlık içinde kalır. Ardından sinematograf makinasını işletmek ve şeridi aydınlatmak için kullanılan gazyağı lâmbalar yakılır. İstanbul’da henüz elektrik yoktur. Kalabalıktan itiraz sesleri yükselince perdenin önüne gelen Weinberg, bu karanlığın ve gazyağı kokusunun nedenlerini izah ederek, sakin olunmasını ve gösterinin hemen başlayacağını beyan eder.
Sersem sepelek bir horoz şöyle bir silkinip bağırır gibi hareketler yaptıktan sonra, perdeye kalabalık bir güruhla çevrelenmiş meydan gibi bir yerin görüntüsü yansır. Meydanın ortasında bir takım boğalar oradan oraya seğirtmekte, insanlar çılgınca bağırmaktadırlar. Birden görüntü değişir. Dev gibi bir boğa ağzından burnundan dumanlar çıkararak perdenin öteki yanındaki izleyicilerin tam karşısında durmaktadır. Birden silkinir ve hücuma geçer. Salonu önce korku dolu bir sessizlik, sonra da her dilden bağırışmalar, çığlıklar doldurur. Horoz dövüşlerine alışkın Servet Bey bile hemen davranıp azgın bir boğanın şerrinden kaçıp kurtulmak için kapıya doğru hamle eder. Behlül Bey ise gözleri perdede, vücudu iskemlede çakılı, tepkisiz, boğanın gözlerine bakmaktadır. Azgın boğa tam perdeden fırlayıp seyircinin
üzerine atlayacağı sırada bir ışık peydah olur, perdenin üzerindeki tüm hayaller silinip gider. Biri lambaları tutuşturmuştur ve sonraki gösteriden önce “üç dakika ara” haberini verip ortadan kaybolur.
Işıklar tekrar söndürülür, aynı terane silbaştan tekrar başlar. Bu seferinde herşey çok sakindir. Perdede bir deniz ya da göl kenarında dolaşan yarıçıplak kadın ve erkekler vardır. Bu film Servet Bey’in ilgisini fazlasıyla çekmiş, fesini ellerinin arasında sıkıştırmakta, daha iyi görürüm umuduyla hafifçe öne doğru eğilmektedir. Perdede baldır bacakları ortada, edep yerlerini örten bezler de olmasa üryan sayılabilecek kadınlar, bir oraya bir buraya
koşturmakta, birbirleriyle ya da ne idüğü belirsiz heriflerle muhabbet etmektedirler.
Bu bölüm de böylece sona erdikten sonra yine birkaç dakikalık ara verilir. Son gösteri Rus Çarı’nın Paris Seyahatini anlatmaktadır. Servet Bey sinematograf gösterisine ilgisini yitirmiş, bir an önce oradan ayrılıp Kahküllü Naciye Hanım’ın hanesine misafir olmayı düşünmektedir. Onun için bir sürahi rakının önüne çöküp, sinematograf hikâyesini ballandırmak ve arada bir Kahküllü Naciye’nin gerdanına pus etmek tercihi şayandandır.
İki arkadaş ayrılır. Her biri Cadde-i Kebir’in şaşaası içinde ters yönlere gider. Elinde bastonu yürümekte olan Behlül Bey dalgındır. Bedeni İstanbul’da, ruhu Paris’tedir. Ne müthiş bir icattır şu sinematograf birader!.. Dünyanın öbür ucundaki kadınlar, hayvanlar burnunun dibine gelmektedir. Bizde karagöz oynatılır, boş gevezelik yapılır, zaman tüketilir. Gâvurlardaysa akıl var, teknik var. Bunlar aya gider, biz yaya gideriz mealinde Servet Bey bir şeyler söylemekte, arada bir “Garb medeniyeti … Garb medeniyeti” diye sayıklamaktadır.


Yorum bırakın