Masalın çağı sona eriyor. Hayatın dokusunu besleyen masallar giderek azalırken masal anlatıcıları da yerini dijital imgelere bırakıyor. Ocak başında güzel, renkli masallar anlatan dedeler, büyük anneler uzun yılların deneyimini torunlarına aktaramadan bu dünyadan çekilip gidiyor. Walter Benjamin’in ‘’Hikaye Anlatıcısı’’nda üstüne defalarca basarak vurguladığı deneyimin kuşaktan kuşağa aktarılması artık söz konusu değil. Şimdiki çocuklar büyüklerinden masal anlatmasını istemek yerine cep telefonu almasını istemekte. Geçmişin yüz yüze ilişkilerinden çok farklı bir yaşam biçimi gündelik hayatı işgal etmekte. Tam da bu yüzden bu günlerde çocukluğa ait olan o güzel anılar içinde masal dinlemek ocağın küllenen közleri gibi bize uzaktan göz kırpıyor.
Mekanı ve zamanı değiştirerek eski olanı düzenlenmiş yeni bir pakette sunarken içine hırs, bencillik eklenmekte, sıcaklık, empati çıkarılmakta. Geçmişin hayatı yönlendiren masallarının yerini uzayı, başka dünyaları mekân edinmiş soap operaları, tutkulu aşk masallarının yerini tükenmek bilmez eziyetleri ile TV dizileri almış durumda. Geçmişin dünyasından farklı bir dünyada kişiliklerini geliştirme yolunu arayan çocuklara yol gösteren bunlar oluyor.
Bir yanda, olayların, kahramanların olağanüstü çeşitliliği, son derece renkli görünümü; öbür yanda, masalın basitliği, çıkarılacak dersin kolay algılana bilirliği, tek biçimliliği yer alır. Doğal dünyaları masala ait olan çocuklar kadar sıradan yetişkin insanlar da sert ve zorlu olan yaşam koşullarının ötesine geçerek masal dünyasında gezinmeyi sever. Masallar çocuk büyük dinlemeden her yaşta insanı içine alır. Saatler gece yarısını vurduğunda mezarından kalkan ölüler, karanlık zindanlarda işkence gören mahkûmlar da masalların bir parçasıdır. Çünkü insan zihninin içinde kötücül büyücüler, fenalığa meyilli cadılar, bizi kötü tercihlere sevk eden şeytanlar vardır. Bir geçitten gizli bir odaya, oradan fantastik, tanımlaması güç sadece iyiliklerin var olduğu bir dünyaya varan ve oradaki hayatı binbir rengiyle anlatan masallar da vardır. Çünkü insan zihni kendinden başkaları için de kaygılanır, üzülür ya da sevinir. Masallar bizlere hayatın karmaşık yolları arasından bir yol önerir. Masalın daveti düşünmeye, eğlenmeye ve oyuna ait bir çağrıdır. Her masal insanların gündelik sıradan hayatının bir parçasını ele alıp işlemez. Ama her masal sonunda, biz o hayata dair bir şeyleri deneyimler ve algımızı genişletiriz.
Çocukluktan beri dinlenilen masallar iyi ile kötü arasında bir ölçü oluşturur, iyinin bizi yönlendirmesine izin verirken kötülük dolu düşünceleri kilit altına alır. Neyin iyi neyin kötü olduğuna dair bir zihinsel ölçü oluşturur. İnsanın zihninde kötülüğe eğilimli düşünceleri kilit altına alacak bir gizli bölme yoksa, kötülüğün tüm taşıyıcıları zihnimizde bin bir çeşit oyun oynar, düzen kurar.
Kentlerin kalabalıklığında, denizin tuzlu, çöllerin kumlu sonsuzluğunda yalnızlığa hapsolmuşlar için yıldızların anlattığı masallar, hikâyeler, sadece yalnızlığı değil, karanlığı da yener, kötü düşünceleri görünmez bir kutuya kilitler, kalbimizi sevinçle doldurur. Bir aklı evvel çıkıp da henüz takvimi icat etmemişken, günler aylar değil, mevsimler bilinirken, saatler bizi kölesi haline getirmemişken bizler masal dünyasında yaşayan çocuklardık. Şimdilerde zihnimizin en derin yerine gömüp unuttuğumuz şey bu. Ama gecenin en derin uykusunda rüyalarımızda, kendimizle yüzleştiğimiz anlarda hayallerimizde ortaya çıkan da bu.
Mitler, masallar, efsaneler bir kitabın içine sığmaz, okunulup öğrenilmez. Bir başka gerçekliği tahayyül ederek, bu dünyanın üç boyutlu halini terk edip farklı bir zaman boyutuna geçilerek tecrübe edilir. Zaman masala aittir. Bir varmış bir yokmuş diye başlayan her masal dünyada olmuş olacak her şeyi kapsar. Masalın ilk cümlesi her şeyin o andan doğduğu başlangıç zamanına bizi gönderir. Masal, mit, efsane zamanın, hayal gücünün ve dilin içinde kendisine bir dünya yaratır. Ve masal sevenler hayatlarının bir bölümünü o masal dünyasında geçirirler.
Gelin bakalım masal anlatıcısı burada. Hayal dünyası kocaman, çenesi kuvvetli, anlattıkları inanılmaz. Neşeyi, kederi, merakı her türlü duyguyu almış yamacına, bin bir çeşit olayı, insanı katmış masalına. Bilindik bilinmedik, büyülü, gizemli her türlü sözü dolamış diline. Ya şarkı söyler gibi başlar masalına ya da bir ninni ezgisini tutturur anlatırken sıcak bir yuvayı çağrıştıran. Hele karanlık bastıktan sonra ocak başında anlatılan masalların keyfi başkadır. Evin dışındaki karanlık, gece bir başka âleme aittir. O dünyanın yaşayanları farklıdır. Güçleri, düşünceleri, istekleri bizim dünyamızda var olanlara benzemez. Cinler, periler, ruhlar, elfler, altın yumurtlayan tavuklar… Bildiğimiz bilmediğimiz, duyduğumuz duymadığımız çeşitli yaratıklar gecenin karanlığından çıkıp ateşin aydınlığına arzı endam ederler. Büyük küçük, genç yaşlı demeden merak dolu zihinlere misafir olurlar.
Hayalbazlar, oyunbazlar, ateşbazlar ve hatta cambazlar hazır. Göze görünmez periler, şişeden fırlayıp çıkan küçük yeşil cinler, aksakallı büyücüler yerlerini almış. Süpürgesine binmiş tepemizde dolaşan cadılar şirret, kötülüklerle yüklü kahkahalar atıyor, Elfler, cüceler müziğe uyup dans etmekteler. Bir kahraman atına binmiş dörtnala sürüyor. Nazik ve cesur. Rüyalarında gördüğü güzel prensesi kurtarmak için yollara düşmüş. Prenses düşünde kendini üvey anası, kötü kraliçeden kurtaracak prensini bekliyor. Masallarda her şey canlı, söylenenlerin tümü gerçek. Zaman gündelik hayattan farklı akar. Kimi olaylar on yıllar kadar uzun sürer, kimi kısa bir an içinde olup biter. Masallar başlar, biter ve dinleyenlerin bakışı değişir, dünyası renklenir. Gerçek dediğimiz, nesnelerle değil, imgelerle kurulur. Masallara inanmayan insanların yeryüzü dedikleri ise, uzun yüzyılların ardından pırıltısını yitirmiş bir yıkıntı. Sıkışık, dar bir dünyada yaşamak, nesnelerin kuşatması altında bunalmak yerine Homeros’un ilk yapılarını kurduğu, yollarına taşlarını döşediği mitoslara, öykülere kulak verin. Yüz yıllar boyu hayal gücü olan sezgisi kuvvetli insanların katkısıyla gelişen, masal dünyasına gelin. Sözün hayatı yönlendirdiği bir dünyada kendinize bir yer bulun. Yeryüzünde, gökyüzünde, denizlerde var olan bilinmedik canlılardan, farklı yaşamlardan söz edelim. Adı duyulmadık ağaçlar yaprağa dursun, şimdiye kadar hiç görülmedik rengârenk çiçekler açsın ve elbette her derde deva olan hatta ölüme bile çare olan meyveler versin.
Henüz keşfedilmemiş topraklarda yarı aslan yarı ejderha olan ve kaçırdığı kıza aşık olan bir varlıktan söz edilsin ki bizim kahramanımız yollara düşüp, bin bir macera yaşayarak canavarın mağarasına ulaşıp kızı kurtarsın. Masalın her anlatılışı farklı olsun, sadece anlatan değil, dinleyenler de eklemeler yapsın. Masal büyüsün, insanlar büyülensin.
Ama masalımızda hücre tipi apartmanlarda ömrünü geçiren, her gün trafikte hayatı tüketen, saatlerce kendini ilgilendirmeyen konularda kafa yoran, boş laflara emek veren kahramanlar olmasın. Gerçek dünya dediğimiz yerde hain büyücülerle, kötü cadıları kahramanlardan ayırmak giderek güçleşiyor. Kimlikler silikleşiyor, insanlar giderek birbirine benziyor. Masallar biçim değiştirdikçe içinde yaşayan duygular, düşünceler kayboluyor. Masal dünyası ışıltısını yitirdikçe içinde yaşadığımız dünya da silikleşiyor. Çünkü dünyayı tasvir etmeyi üstlenen söz, masalın dilinden, şiirsellikten kopmuş haliyle her şeyi; metinleri, yazılanları, yazılanların yanında nesneleri istila ederek, onları düzleştiriyor, vasatlaştırıyor.
Masal dünyasında zaman durmuşken insanlar gündelik hayatın içinde savruldukça yıllar hızla tükeniyor. Ve gerçek hayat dediğimiz yerde bunu kimse fark etmiyor.


Yorum bırakın