Gişede iyi iş yapan bir filmin öyküsünde kitlelerle özdeşleşebilme yeteneğine sahip bir kahramanın yer alması tesadüf değildir. Ateşli öpen, özenle öldüren kahramanlar yaratmakla da yetinmez sinema. Onlarca kahraman tipi geliştirmiş, akla hayale gelmeyen özelliklerle, yeteneklerle donatmıştır onu. Hollywood ‘da kahramanlar pireyi gözünden vurabilir, tek başına 10 kişiyi dövebilir hatta uçabilir de. Sıradan insanları öldüren silahlar karşısında onlara bir şey olmaz.
Senaryo yazımında akılda tutulması gereken birinci madde; kitlelerle özdeşlik kurabilecek kahramanların yaratılma zorunluluğudur. Kahramansız bir film kitleler tarafından entelektüel gevezeliklerin yer aldığı bir sanat filmi olarak telakki edilir. Ancak kendine bazı sinemateklerde yer bulabilir. Senarist öyküye kafa yorduğu kadar kahramanın karakterinin oluşumuna da kafa yormalıdır der Hollywood’un senaryo ”guru”ları. Hatta bazı filmlerde önce kahraman yaratılır, öykü ardından kahramana uyacak biçimde geliştirilir. Sylvester Stollone filmleri böyledir.
Senarist elbette bu adam benim kahramanım .. Lütfen onu sevin demeyecektir. O görüntüleri sıraya dizen adamdır. Kahramana verdiği özellikler sayesinde aksiyon durumları yaratacak ya da kahramanın ruhsal durumuna uyacak sahneler yazacaktır. Onun yazdığı kahraman kâğıtların arasından kafasını kaldırıp canlanmaya, ardından da seyirciyi etkilemek için ne gerekiyorsa onu yapmaya başlayacaktır. İşte eskiden kalemi elinde havalara bakarak esin perisini arayan senarist, günümüzde bilgisayar ekranına boş boş bakarak yazdığı senaryosunda kahramanını sevdirmenin seyirciyle özdeşleştirmenin yollarını aramaktadır.
Senarist daha filmin başında öyle bir olay yaratır ki kahraman zor duruma düşer. Seyirci önce acır ardından sempati duyar. Bu iyi bir yöntemdir. Seyirci kahraman için üzülür, gözyaşı döker. Onun bu kötü durumdan kurtulması beklentisine girer. İşte o noktada seyirci kahramanla özdeşleşmiş, filmin devamını beklemeye başlamıştır. Klasik dönem Türk filmlerinin ( 60 lar-70 ler)temel taşıyıcı motifi budur. Hatta konuların bile birbirine benzer olmasının pek önemi yoktur. Kahraman içine düştüğü kötü durumdan kurtulsun yeter denilip nice senaryolar yazılmıştır. Seyirci de hayatının bir parçası haline getirdiği kahramanın kötü duruma düştüğünde de kurtulduğunda da çok gözyaşı dökmüştür.
Ya da senarist, kahramanı bir tehlikenin içine itekleyiverir. Tehlikenin göbeğinde kalan kahraman için seyirci endişelenir. Kurtulma olasılığı nedir? falan derken bakmışsınız seyircinin insanlık duyguları kabarmış… takılmış kahramanın arkasına …tehlikeden onu kurtaracak olanın gelmesini beklemeye başlamıştır. Konu yan karakterlerle açılmaya başlayacak tehlikeyi başkaları izleyecek olay gelişecektir. Bu arada seyirci zokayı yutmuş özdeşleşme süreci içine girmiştir bile farkına varmaksızın.
Eğer kahraman bütünlüklü ve tutarlı bir davranış sergilemezse film ile seyirci arasında kurulan özdeşleşme süreci çözülmeye başlar. Çünkü seyircinin perdede izlediği kahramanın ne istediğini bilen, eylemleri tutarlı olan ve bu eylemlerin sonucuna katlanabilecek olan bütünlüklü bir özne olması beklenir.
Eğer bu beklenti gerçekleşmiyorsa film seyirci açısından sıkıntılı, izlenmesi zor bir film olur.
Senarist hiç bir şey yapamıyorsa kahramanı sevimli, hoş komik biri yapar. Gündelik hayatın içinde sıradan bir insanın(seyircinin) başına gelen her şey kahramanın kaderi olur. Sevimliliği ya da komikliği sayesinde başına gelenlerden kurtulduğunda, ona fazladan verilmiş bu özellikler seyircinin de arzusu olduğundan aykırı kaçmaz. Milyonlarca insanın, soyutlanmış bir mekan ve zaman düzenlenimi içinde yaşadıkları iç dünyalarında yaratılan hayali bir cemaat içinde istedikleri özelliklerle donanmış bir biçimde yaşama arzusu ile çakışmaktadır. Bu arzuyu da milyonlarca insana seyrettiği filmlerdeki kahramanlarla yarattıkları özdeşleşmeler vermektedir. Yani sürekli iç içe geçen bir daireler oyunu gibi kahraman ve seyirci birbirini üretmektedir.
Kendini işine adamış bir kahramanda iyi gider.. Günde 10 saat çalışan ve akşam eve gelince iki lokma yemek yiyip tv seyreden sıradan insan, kahramanı da benzer koşullarda gördüğünde kahraman üzerinden kendi hayatını rasyonelleştirir. Kahramanın işine adanmışlığı çerçevesinde ödemek zorunda kaldığı bedeller gündelik, sıradan hayatın içine sızmaya başladığında ortaya çıkan durum seyirciyi rahatsız etmekten çok, bedel ödenmesinin gerekliliğini zihnine yerleştirir. Bu durum da zaten hızlı bir özdeşleşmeye yol açacaktır.
Kahramanın şöyle görünür, yakıcı bir arzusu olmalıdır ki seyircide bastırılmış olanı açığa çıkartabilsin. Hayatının kontrolünü elinde tutan, arzusunu tanımlayabilen ve ardından giden bir kahramana kimse hayır diyemez. Arzularının peşinde koşan bu uğurda nice riskleri belki ölümü bile göze alan kahraman her zaman için benimsenir. Çünkü onu izleyen büyük olasılıkla tüm arzularını ertelemektedir. Kahramanın içinde yer aldığı öykü ilerlerken seyircinin sınırlı bir catharsis içinde olması sayesinde arzusunu gerçekleştiren kahramanla özdeşleşmesi mümkün olacaktır.
Ha bir de kahramanımız filmin başında hemen görünmüyorsa, seyircinin onunla özdeşleşmesi zor olacaktır. Ne yani seyirci dediğin kahramanın yolunu mu bekleyecektir. Filmde karşısına ilk çıkan karakteri kahraman sanıp boynuna sarılıverir. Sonra da asıl kahraman gelince de özdeşleşme sürecini farklı bir karakterle başlattığından canı sıkılmaya başlar. Bu yüzden akıllı senarist kahramanı daha ilk karelerden birine yerleştirir, öyküyü kahramanla birlikte götürür.
Seyirci filmdeki karakterlerin hayali yaşam deneyimlerini kendi yaşama arzuları üzerinden anlamlandırabilir. Fantazi olan ile gerçek olanın iç içe geçtiği anlamlandırma süreci içinde kahramanla kurduğu özdeşleşme gerçek olanla hayali olanın arasındaki farkın kapanmasına, erimesine yol açar. Hayatın ortasına diktiğimiz mantığa uygun olan ” seyrettiğine inanmama” ile arzumuza bağlı olan ”inanma” arasındaki mesafe ve farklılığın ortadan kalktığı hissedilemez. ”Kitleye içerikleri özdeş olan kültürel metalar dışsal öğeleri farklılaştırılarak verilmektedir. Böylece ..herkese bir şeyler hazırlanarak kimsenin kaçamaması sağlanmaktadır. Görünüşte farklı ürünler(burada kahramanın imgesi) kullandıkları, yararlandıkları psikolojik formulalar farklı görünseler bile sonunda hepsi birbirinin özdeşi olmaktadır. Bu da estetiğin gerilemesi, yatırımlanmış sermayenin yengisi olmaktadır.’’ (Aydınlanmanın Diyalektiği.Adorno-Horkheimer)
Kötü adamsız olmaz. Kahraman tek başına bir filmi sürükleyemez. Kahramanın yeteneklerinin, özelliklerinin ortaya çıkması biraz da kötü adamın senaryoda işleniş biçimine bağlıdır. Bir filmin kalitesi, filmin dengesini kuran, karşıtlığı yaratan düşman karakterin ya da kötülük kaynağının dinamiğinin kahramanı etkileme sürecini anlatabilmesine, aralarında ortaya çıkacak çatışmayı ve olası sonuçlarını seyircisine iletebilmesine bağlıdır. Kötü adam baştan savma bir biçimde işlenmişse kahramanın karakterini ortaya çıkaracak olayların nedeni, etkisi tam olarak görünemeyeceğinden sonuçta bir bakmışsınız ortada tatsız tuzsuz, derinlikten yoksun bir kahraman var.
Kahramanın seyirci ile özdeşleşmesini sağlayan derinlik, filmin psikolojik katmanını oluşturur. Aynı durum kötü adam içinde geçerlidir. Sadece kötülük olsun diye nedensiz bir biçimde kötü davranan karakter kahramanı da sığlaştırır, tek boyutlu hale getirir. Kötülüğün nedenlerine, mantığına sahip bir kötü adam filmin psikolojik katmanında hareket etmeye başladığında belki seyirci ile özdeşleşme süreci yaratmaz ama karşıtlıklar çerçevesi içinde düşünmeye alışmış seyircinin kahramanla özdeşleşmesini kolaylaştırır. Kötü adama duyulan nefret kahramana duyulan sevginin hem tetikleyicisi hem de nedenidir. Bu yüzden kötü karakterin de neden öyle davrandığı iyice belirtilmeli kötülüğe yol açan arzu vurgulanmalıdır.
Filmin başında kötü adamın arzusu yüksek, kahramanın ki düşük olmalıdır ki filmin akışı içinde ortaya konanlarla, ödediği bedellerle kahramanın arzusu şiddetlensin, kötü adamın arzusuyla çatışmaya girebilsin. Filmin sonunda arzu çatışmasında kötü adamınkine galebe çalabilsin.
Başarılı bir kötü adam portresi; Filmin kahramanının zayıf yönlerini keşfedip tam da oralara saldırıya geçen, kendini hemen açık etmeyip eylem zamanını kollayan, karanlık bölge de yaşayan ve kesinlikle her zaman bir planı olan biridir. Karakterine bir tutam gizem eklenmesi ile daha da inandırıcı olacaktır.
Bazen kötü adam ve kahramanın karakter yapısı iç içe geçer. Karakterlerdeki çok yönlü değişim filmin psikolojik katmanını derinleştirir. Kahraman ve kötü adam çatışma süreci içinde birbirini etkileyerek değiştirir. Kahraman kazanır kötü olan nedamet getirir. Seyirci de büyük bir tatmin duygusuyla salonu terk eder.
Kahramanı zor durumlara düşüren kötü adam kazandığını sandığında bunu inandırıcı bir biçimde yapmalı ki seyirci duygusal olarak kahramanın peşine takılabilsin. O kötü duruma düştüğünde üzülüp, kazandığında sevinebilsin. Yoksa hihoohaaa diye kahkahalar atan bir kötü adam ne kadar inandırıcı olabilirse karşısında başındaki peruğu, narin vücudu ile filmin kahramanı olan TARKAN da o kadar inandırıcıdır.


Yorum bırakın