Spinoza 17.yy. felsefesinin tam merkezinde durur. Rönesans’ın sağladığı birikimi derleyip toparlayarak, bundan birliği bütünlüğü olan bir düşünce bağlantısı geliştirir. Felsefesi pratiğe dayalı olup, verdiği örnekler günlük yaşama aittir. Spinoza’nın tüm yazdıkları sanki bir çeşit hayat tecrübesine dayanıyor gibidir. O her şeyi oluşa bağlı olarak düşünür, kendi duygulanışlarının şuuruna sahiptir. Bir Bedeni olduğunu ve Beden hayatının hangi şartlarda aktığını gözlemleriyle destekleyerek ortaya koyar. Etika’yı benzersiz kılan da tam budur: Ortada olan salt ahlaka dair yazılmış bir kitap değil, bir doğa felsefesinin, fiziğin, bir davranış biliminin, siyaset, din felsefesinin, varlıkbilimin harmanlandığı, kendini ve dünyayı anlama kılavuzu vardır.
Spinoza, ‘Etika’yı felsefeye dair bilgiler içeren bir kitap olarak değil, bir sanat eseri, hayatın geometrisi olarak tasarlamıştır. Beş ayrı bölüm halinde yazılan Etika; bu dünya ve sonsuzluk içinde var olan insan hayatının geniş, sonsuz bir arka planını veren önermeler ile işe başlar. Spinoza tümelden, Tanrıdan başlayarak tüm bilgileri tümdengelimli bir yol olan geometrik yöntem ile bu temelden üretir. İkinci bölümde mekanik olan bir tabiat anlayışı geliştirir. İnsan bilgisinin incelenmesine, zihin-beden ilişkisine geçer. “Zihnin kaynağı nedir?” sorusuna cevap verebilmek için düşünen ile düşünülenin ne olduklarını incelemeye girişir. Şeylerle fikirlerin münasebetlerine dair sarih kuralları ortaya koymaya çalışır. Üçüncü bölümde ise duyguların, tutkuların doğasını inceler. Amacı ruh adını verdiği duyguları ve hisleri sağlam bir nedensellik zincirine bağlamaktır. Arzu, sevinç ve keder ilk nedenler bakımından temel duygulardır.’’ Ötekiler bu üç duygulanıştan gelmektedir’’ (Spinoza, s.140). Duyguların nefsi koruma eğilimi ile münasebetlerini, fikirlerin etkisi ile onların nasıl şekil değiştirdiklerini gösterir.
Son iki bölüm ise insan varoluşunun kölece hallerine ve buradan kurtulmanın yollarına aittir. Önsözde Spinoza önce duygularımız ve vücudumuz verili olduğunda “iyi” ila “kötü”nün, yetkin olmayış ve yetkinlik arasındaki farkın reel bir fark olmadığına, yani göreli olduğuna dair önermelerini sıralar. Spinoza der ki; biz her şeyden önce tutkularımızın tutsağıyız: Ama tutku tutsaklığı demek, insanların dünyasında, insanın sınırlı olan kuvvetinden gelir; biz çoğu varlıktan daha “iyi” durumda olsak bile yine de göreli olarak “güçsüzüz”, çünkü sonlu varlıklarız. Üstelik pasif duygularımız (nefret, korku, öfke, acıma) bizi dünyadan yabancılaştırırlar ‘biz de bu yabancılaşma yüzünden yanlış iyiliklerin ve doğru kötülüklerin peşine düşeriz ve bunlar bizim için en güçlü tutkular haline gelebilirler’
Böyle bir karmaşada Spinoza tek çarenin “erdem” denen şeyin doğa tarafından zaten sağlanmış olan temelini formüle edebilmek ve ona uygun yaşamak olduğunu söyler: ‘’Mutlak olarak erdem ile işlemek bizde aklın yönetimi altında asıl faydalının aranması ilkesine göre varlığını korumak, işlemek ve yaşamaktan başka bir şey değildir’’ (Spinoza,s.216).
Beşinci kitapta, sadece istemekle aklın bizi kötü duygulardan, tutkulardan kurtaramayacağını, insanın kendi nefsine, çevresine ve Tanrı’ya karşı sevinç-saadet içinde olmasını mümkün kılan yolları, araçları sıralamaya başlar. Bedenini tanımak, yetilerini geliştirmek ve üzerinde denetim kurabildiğin bir hayal etme tarzına sahip olmakla.’’Her kimin çok sayıda şeyleri yapma yetisinde olan bir Bedene sahipse, o kimse kötü olan duygulanışların pek az hükmü altında kalır ve böylece onda zihin için geçerliliği olan bir düzene göre bedenin duygulanışlarını düzenlemek ve zincirlemek gücü vardır. (Spinoza, s. 289).
BİR BEDEN NELERE MUKTEDİRDİR?
Spinoza her türlü düşünmenin, duygulanmanın, arzuyu hissetmenin bedensel olduğunu düşünür. Bedensel varoluş bir muktedirlik halidir, arzular ve duygulanımlar üretebilme yeteneğidir. Bedenin ruha boyun eğeceğini, onun iradesine tabi olacağını söyleyen Descartes’in tersine ruh ile maddeyi özdeşleştiren Spinoza için ‘’ne beden ruhu, ne de ruh bedeni düşünmek bakımından gerektirmez’’ (Spinoza, s.132) den ibarettir. İnsan ruhunu meydana getiren fikrin objesi bir beden ise, bu bedende ruh tarafından kavranmayan hiçbir şey olmayacaktır. Ruhumuzun objesi varolan bedenden ibarettir ve başka bir şey değildir. İnsan can ve tenden ibarettir ve insanın teni onun hakkındaki duygumuza uygun olarak vardır”(Spinoza, s.89). Beden ve ruhun birbirlerine olan üstünlükleri yerine paralelliklerini savunur Spinoza.
Spinoza net bir dille beden hakkında şunu söyler; “Şimdiye kadar kimse bedenin gücünü tespit edemedi; Bedeni Ruhtan bağımsız olarak ortaya çıkaran bir deney ortada mevcut değildir.’’ Beden yalnız kendi tabiat kanunlarıyla Ruhu hayrete düşürecek bir çok şeyler yapabilir…Henüz hiç kimse bütün fonksiyonlarını anlayabilecek derecede yetkin olarak bedenin yapılışını anlamış değildir. (s.133) Sonra hiç kimse Ruhun ne, hangi tarzda araçlarla bedene hareket getirdiğini, ona hangi derecede hareketler verebildiğini, ne de onu hangi hızla kımıldatabildiğini bilmektedir. Ardından Ruhta düşünmek özelliği olduğunu, susmanın, sözün, ve Bedene dair bir çok etkileşimin de ruhun iradesine bağlı olduğunu söyleyenlere karşı, “Beden uykuya daldığı zaman Ruhun bütün yetkileri boşlukta değil midir ve uyanıkken ki gibi düşünme gücüne sahip midir?” Onlar, Bedenin ne yapabileceğini ve yalnız onun tabiatından hangi akıl yürütmelerin çıkabileceğini bilmiyorlar (Spinoza, s.134) der.
Spinoza temsil edici olmaması kaydıyla her düşünme tarzına ‘duygu’ adını verir. Duygu bir idea- fikir varsayar. İdea, bir şey temsil eden ya da temsil edici bir düşünme tarzıdır. Ancak bir şeyi temsil ettiği ölçüde nesnel gerçekliğe sahiptir. Spinoza açımladığı geometrik görünüm içinde yaşam içinde fikirlerimizin sürekli olarak birbirini izlediğini anlatır. Spinoza varolmak kavramını, varolma kuvvetine (Vis extendi) ya da eyleme kudretine (potentia agendi) eşitler. Bazı idealar varolma kudretini artırır bazıları ise azaltır. Bir fikir bir başkasının yerini aldığında ve bu değişim sürekli olduğunda durmadan bir yetkinlik derecesinden bir başkasına geçilir. Bu anlamda bir fikir bir duygudan öncedir.
Tabiatın içinde, sokaklarda, insanlar arasında dolaştığımızda Spinoza bize sürekli bir duygulanım değişikliği içinde olacağımızı söyler. Ama fikir ve duygu doğaları bakımından farklı iki şeydir.
Duygu (affectus) ideaların-fikirlerin akıl yolu ile karşılaştırılmasına indirgenemez. DUYGU bir yetkinlik derecesinden bir başkasına fikirlerle belirlenmiş yaşanmış bir geçişle oluşturulur, ancak
duygunun kendisi asla bir fikir değildir. Sonuç olarak bizde bir tarafta dış şeyleri temsil eden fikirler varken, öte tarafta bu fikirlerin belirlediği ruhsal haller yani duygular vardır. Burada mesele duyguları ve hisleri nedenleri bakımından kavramaktır. Spinoza öncelikle duyguların doğrudan ve ilk nedenlerini araştırmaya girişir; bir duygu hem zihnin hem de bedenin aktifliği ya da pasifliğidir. Spinoza eyleme kudretimizi azaltan her tutkuya keder (üzüntü), artışını sağlayan her tutkuya da sevinç adını verir. İnsan bedeninin gücünü arttıran ya da eksilten daha pek çok sayıda duygulanışın varlığını kabul eden Spinoza örneğin, öfkenin bizi tahrik ettiğini, kederin bizi engellediğini ifade eder. Ayrıca tüm duyguların nihaî olarak haz ve acıya dayalı olarak tanımlanabileceğini de ekler. Sevgi bir dış nedenin fikri ile birlikte olan sevinçten başka bir şey, kin de bir dış neden fikriyle birlikte olan kederden başka bir şey değildir. (Fikirler yalnızca farklı kuvvetlere sahip olmakla kalmazlar, aynı zamanda, Spinoza’nın deyişiyle “belirledikleri” “duygulanışlar” da sürekli bir değişim hali yaratırlar. Bu evrensel insanlık durumunu Spinoza “fluctuatio animi”, canın (ruhun) dalgalanışları terimiyle ifade eder. (Baker, U. Etika’nın sunuluşu)
Spinoza ‘bir cisim neye muktedirdir?’ diye sorar. Ruh ve zihin hakkında o kadar gevezelik ederiz ama bir bedenin ya da cismin neler yapabileceğini bilmiyoruz der. Bir beden onu oluşturan
bağıntıların toplamıyla ve aynı kapıya çıkmak üzere duygulanma, etkilenme kudretine göre tanımlanmalıdır. Bir bedenin etki alma kudretini bilmediğiniz sürece, bunu yalnızca tesadüfi karşılaşmalarda öğrenebilecek durumda kaldığınız sürece, bilgece bir hayatınız olamaz, bilge olamazsınız.’’Bedende tek mesele bu etki alma kudretidir. Bir kurbağayı bir maymundan ayıran
nedir? Spinoza’ya göre bu asla türe ya da cinse ait karakterler değildir. Aynı duygulanışlara muktedir olamayışlarıdır” (Deleuze, s.32).
SPİNOZA’DA BİLME BİÇİMLERİ
Spinoza için bütün fikirler bir bilgidir. İnsan ruhu yalnız Bedenin duygulanışlarını değil, aynı zamanda bu duygulanışların fikirlerini de algılar.(Spinoza, s.102). Spinoza üç türlü bilme biçimi olduğundan söz eder.
— Duygulanış (Affectio) bilgileri
— Mevhumlar (Notion) bilgileri
— Öze dair bilgiler.
Sokakta karşıdan gelen âşık olduğum kişiyi gördüğümde bu benim bedenim üzerinde olumlu bir etki yaratırken ruhumda da bir sevinç uyandırır. Bu durum sevdiğim kişinin beni hoş bir biçimde
duygulandırdığı anlamına gelir. Burada bedenlerin birbirini etkilemesi, ruhların karışımı söz konusudur. “Bir cismin başka bir cisimle duygulanmış olduğu bütün tarzlar, hem duygulanmış
cismin tabiatından hem de onu duygulayan cismin tabiatından çıkarlar” (Spinoza, s.92). Sevdiğim kişi ile karşılaşmalara bağlı olarak bir etkilenme yaşadığımda ya üzüntüyle (kederle) ya da
sevinçle duygulanmışımdır. Duygulanış bir duyguyu kuşatır. Sevinçle duygulandığımda, bedenim, beni kuşatan bağıntılara ya da şartlara uygun olarak etkilenmiştir. Üzüntü ile duygulandığımda, (belki aşkımız kısa bir süre önce sona ermiş ya da aramızda içimi
üzüntüyle dolduracak bir olay vuku bulmuştur), Bedenim bana uygun bağıntılar çerçevesinde etkilenmemiştir. “Ruh elinden geldiği kadar, Bedenin etki gücünü arttıran ya da onu tamamlayan
şeyi hayal etmeye çalışır, yani Bedenin sevdiği şeyi hayal etmeye çalışır. Yani sevdiğinin yok olduğunu hayal eden kederlenecektir. Tersine, onun var olarak kaldığını hayal eden sevinecektir’’ (Spinoza, s.146) Kabaca söylemek gerekirse; sevinçle duygulandığımda eyleme kudretim artarken, üzüntüyle duygulandığımda eyleme kudretim azalacaktır Aslında kendi bedenimi ancak başka cisimler tarafından etkilendiğinde kavramaya başlarım. Yani diyelim ki sevgilinin bende konuşan imajı yoluyla. “Bedenimizde onun etki gücünü arttıran ya da eksilten, tamamlayan ya da tutan her şeyin fikri Ruhumuzda düşünme gücü üzerine aynı etkiyi yapar” (Spinoza, s.139) (Burada
sanki güç istenci çerçevesinde bir Nietzsche açılımı var). Şimdiye kadar ortaya konan eyleme gücümü arttıran ya da azaltan duygulanımın bir tutku olduğunun altını çizmek gerekir. Sevinçli tutkular ya da kederli tutkular. Hayat, aşk, ilişkiler bu tutkular içinde cereyan eder. Bazı sınırlar içinde olmak kaydıyla, sahip olduğum duygulanış biçimlerine bağlı olarak, eyleme kudretimin varyasyonlarında (sevinç-üzüntü) gezinirim. Etki alma kudretim her an gerçekleşmiş, işlemiş olur. Bunlar etkilenme, duygulanış bilgileri, bilme biçimleridir ve Spinoza’ya göre sebebin bilgisini vermezler.
Spinoza’nın Ethika’da yaptığı ayrıma göre ikinci türden bilgi, akıl (ratio) bilgisidir. Akıl bilgisi bütün şeylerde ortak olan ve tekil şeyin özünü oluşturana ilişkin bütün insanlarda var olan ortak kavramlara (notiones communes) dayanır (Spinoza, s.114). Bu ortak mefhumlar, duygulanışların bilgisiyle aynı anlama gelmemektedir. Birinci guruptaki genel fikirler hayal gücümün eseridirler ve bunlar upuygun değildirler. Oysa akıl bilgisi olan ortak kavramlar upuygundur. Çoğunlukla hayatımız sevinç ve üzüntünün sürekli birbirini izlediği duygusal varyasyonlara kapatılmış gibidir. Peki, bu duygulanış biçimlerinin bize verdiği eyleme kudretimizin artması ya da azalmasından müteşekkil olan pasif duygulardan nasıl çıkabiliriz? Duygusal ilişkiler alanı kararsız bir hayat alanıdır. Tek yapabileceğimiz, duyguların ilk nedenlerini tanımaya çalışmak olmalıdır. Nedenler konusunda uygun bir fikrimiz olduğunda o zaman sevinçli duyguları kendimizin bilinçli bir biçimde üretme şansımız olabilir. Spinoza buna ‘aktif duygular’, ‘aktif sevinçler’ diyor. Üzüntüler ise her zaman pasiftirler. Spinoza şöyle der; “duygulanış deyince Bedenin etkileme (tesir etme) gücünün artmasına veya eksilmesine, tamamlanması ya da indirilmesine sebep olan bu Beden duygulanışlarını, aynı zamanda bu duygulanışların fikirlerini anlıyorum. Bu duygulanışlardan birinin upuygun bir sebebi olabildiğimiz zaman, duygulanış deyince bir etki (action); başka durumlarda bir edilgi (passion) anlıyorum” (Spinoza, s.131)” Edilgi olan bir duygulanış, onun hakkında açık seçik bir fikir edinir edinmez, bir edilgi, bir pasif hal olmaktan çıkar.
Diyelim ki sevdiğimle aramızda hiç bir sorun yok, bu karşılaşmadan sevinçle duygulandım. “Sevgi bir dış nedenin fikriyle birlikte bulunan bir sevinçtir (Spinoza, s.182)” Bu durumda sevdiğimin
bedeni kendi bağıntısını benimki ile birleştirerek etki eder. O andan itibaren, her şey benim bedenimle sevdiğimin bedeni arasında ortak olan bir şeyin mefhumunu oluşturur. ‘’Bir MEFHUM
ideası artık bir cismin bedenim üzerindeki etkisiyle ilgili değildir. İki cismin karakteristik bağıntıları arasındaki uygunluk ya da uygunsuzlukla ilgilenen ve bunu konu alan bir ideadır’’ (Deleuze, s.37). Sevinç duyguları ruhumuzda bir sıçrama zemini yaratır. Sadece üzüntüler olsaydı kendimizi sınırladığımız için aşamayacağımız bir şeyin ötesine geçebilmemizi sağlar. Etki alan bedenle, etki eden beden arasında ortak olan bir şeyin mefhumunu oluşturmaya, geliştirmeye teşvik eder. Üzüntü etkisi aldığımda âşık olduğum kişinin bedeni benim bedenim üzerinde bana ve bağıntıma uygun olmayan bir tarzda, koşullar altında eyliyor demektir. Bu durumda hiçbir şey bizi ortak bir mefhum oluşturmaya götürmez. “Bu yüzden üzüntü sınırlayıcıdır, üzüntü başlayınca aşk hapı yutmuştur.”
Bir bedeni anlamak demek, onun başka bedenlerle içine gireceği temasları ve karşılaşmaları kavrayabilmek demektir. Cinsel ilişki arzusu ister ölçülü olsun, ister olmasın, ona şehvet deriz. “Şehvet düşkünlüğü de bedenlerin birleşmesi arzusu ve sevgisidir (Spinoza, s.194).” Spinoza için sevgi gibi şehvet de aşırı olabilir. Çünkü bunlar her şeyden önce bir beden etkileşimi, etki-tepki meselesidir. “Eylem her durumda erdemdir. Söz konusu olan sevişmek bile olsa, eylem bir erdemdir. Neden? Çünkü bu bedenimin yapabileceği bir şeydir; Vücudumun kudreti dâhilindedir. Öyleyse bir erdemdir çünkü bir kudretin ifadesidir’’ (Deleuze, s.52).
Sevginin kişilerarası doğasının farkındadır Spinoza. Çünkü sevgi farklı bir bedenin etkisi altında yaşanan bir duygudur ve bütün insan toplumsallığının kaynağında yer alır. Spinoza, üç yüz yıldan
daha uzun bir süre önce, cinsel aşkı hangi anlamda ciddiye alabileceğimizi kesin bir şekilde ortaya koymuştur. “Vücudun ve zihnin başka etkileşimlerine ket vurmayan, aşırıya varmayan bir şefkat ilişkisi.” Şefkati analığa, burjuva aile değerlerine yükleyip yok eden bir dönem Spinoza felsefesini unutturdu. (Baker, U. Aşkın Diyalektiği).
Spinoza’da seçmek, birleştirmek yani hangi bağıntıların benimkilerle birleşebileceğini deneyim yoluyla bulmak ve bundan sonuçlar çıkarmak. Bir beden ne yapabilir sorusunun cevabı sanki tam da buradadır. “Kabiliyeti tecrübe etmeye çalışmak ve tecrübe ederken aynı zamanda oluşturmaya çalışmak” (Deleuze, s.81) Sınır durumlar ve alışıldık durumlar arasındaki bir farka işaret etmektedir. (Tam da Bataille’ye geçiş noktası sanki). Seçmeye yönelik bu eğilime, birleşecek ve birleşemeyecek bağıntıları öğrenme eğilimine Spinoza, aklın gayreti, bireyin içinde taşıdığı içsel güç… CONATUS der. (Spinoza, s.137) Spinoza buna bir süreç olarak gördüğü her zaman daha iyi olma çabasını ekler. Sürecin içinde olan tasarlanmış yetkin insanı engelleyen ne varsa kötüdür, tersi iyidir. Aklın önderliğinde özgür ve yetkin bir hayat sürme esas hedef olduğu için, özgürlüğün kaybolması yetkinliğin kaybolması demektir. Yetkinliğin olmazsa olmazı olan özgürlüğün kaybolmasına yol açan imgesel ya da ideolojik kölelikleri de reddeder Spinoza. Bilinçli olduğu sürece arzu başta olmak üzere diğer duygulanımlar da ‘conatus’ dur der.
Bir şeyi üçüncü türden, özü itibariyle bilme çabası duygulanışlar bilgisi ile değil, ortak mefhum, akıl aracılığıyla olan bilme türünden türeyebilir. (Spinoza, s.283). Yani tek tek varlıkların meydana getirdiği sistemli bütünü top yekûn kavramak anlamına gelir. Ancak bu tür bir bilgi insanı erdemli ve mutlu kılar. İnsanın duyabileceği sevinci saadet’e çevirir. “Spinoza üçüncü bilgi türüyle şeyleri bilmekle erdem ve mutluluk arasında kurduğu bağlantının yanında, kişinin yetkinliğini (perfectio) de buna bağlamıştır” (Türkyılmaz, Ç.). Bu bilgi aynı zamanda, bizim şeyler ya da duygular karşısında etkin olmamızı, onlar karşısında edilgin kalmamamızı sağlar Bu anlamda anlaşılan etkinliği sağlayan şey ise nedenlerin tam bilgisidir.
Bu bilgiye eriştikten sonra en yüksek mutluluğa (beatitudo) da erişmişsiniz demektir : “Bu sezgiyle bilmek demektir ‘her şeyi ve kendini ebediyetin bakış açısından kavramak, tanımak. O zaman Tanrıya karşı “zihinsel” bir sevgi doğacaktır (Amor Dei intellectualis) ve bu aslında hem kendini seven Tanrının sevgisidir, hem de kendimizi “Onun” bizi sevdiği gibi sevmektir. Bu şartlar altında zihnimiz ve ruhumuz korkulardan, vücudun kısıtlılıklarından kurtularak kendi özünü gerçekleştirmeye özgür olarak girişecektir. Spinoza’nın kitabını bitirirken yaptığı son uyarı
felsefesinin doruğudur: Mutlu ve erdemli olabilmek için başlangıçta “yetkin” olmanız gerekmez; çünkü “erdem” mutluluğu verecek bir ödül değil, mutluluğun ta kendisidir…” (Baker, U. Spinoza’nın Ethika’sının sunuluşu)
SCOLIE
Çok kimse gerçekten, şehvet duygularına boyun eğmelerine yol verildiği derecede hür olduklarını ve tanrısal kanunun emirlerine göre yaşamayı kabul ettikleri nispette de haklarından vazgeçmiş olduklarını zannediyorlar. Öyle ise Ahlak ve Din ve mutlak olarak söylenince Ruh kuvvetine ait olan her şeyin, köleliklerinin (yani ahlak ve dinin) mükâfatını almak için ölümden sonra üzerlerinden
atacakları yükler olduğunu zannediyorlar ve iç küçüklükleri ve güçsüzlüklerinin imkân verdiği kadar Tanrısal kanunun emirlerine göre yaşamaya onları ikna eden yalnız bu umut değil, aynı zamanda ölümden sonraki korkunç işkencelerle cezalandırma korkusudur ve eğer, insanda bu umut ve korku bulunmasaydı, tersine ruhların bedenle birlikte mahvolduğuna inansalardı, bu umutları ve korkuları olmayacaktı ve ahlakın yükü altında ezilmiş olan mutsuz insanların önlerinde hiçbir gelecek hayat olmayacak, kendi yaradılışlarına ve bünyelerine dönecekler, her şeyi şehvet arzularına göre yöneltmek ve kendilerinden ziyade kadere boyun eğmek isteyeceklerdir. Bana bunlardan daha az saçma görünmeyen bir şey de bir kimsenin bedenini ezeli âlemde iyi gıdalarla besleyebileceğine inanmadığı için zehirler ve öldürücü maddelerle ya da ruhun ezeli ve ölmez olduğuna inanmadıkları için bunak olmayı ve akılsız yaşamayı daha çok sevmeleridir; bunlar ortaya konmaya pek de değmeyen saçmalıklardır (Spinoza, s.292).
KAYNAKÇA
BAKER, Ulus – Spinoza ve Aşkın Diyalektiği – İnternet makalesi
BAKER, Ulus – Spinoza’nın Ethika’sının Sunuluşu – İnternet makalesi
DELEUZE, Gilles – Spinoza Üzerine Onbir Ders – Kabalcı yayınları 2004
SPİNOZA, Baruch – ETİKA, çev: H.Z.Ülken – Dost yayınları 2006
TÜRKYILMAZ, Çetin – Spinoza’da Özgürlük Zorunluluk Bağlantısı – İnternet makalesi


Yorum bırakın