Dünyanın Oyunu
Kosmos’un uçsuz bucaksızlığının yarattığı korku, kapalı bir dünya-oyun yaratmıştır. Bazıları buna uygarlık adını verir.
Kadim toplumların içinde yaşadığı bu kapalı dünyanın sınırlarında bilinmeyenin, biçimlenmemiş olanın egemenliği başlar. Bir yanda düzenlenmiş bir mekan vardır, ötesinde kaos hüküm sürer. Bilinmeyenden türemiş efsaneler ile zaman arasında sıkı ilişkiler vardır. “Bir efsane; ‘in principio’, yani ‘’başlangıçlarda’’ başat ve zaman dışı bir anda, kutsal bir zaman aralığında meydana gelmiş olan olayları anlatmaktadır. (Eliade 1992,s.43-44) Kutsal zaman gündelik olarak akan zamandan daha farklı anlamlar taşır. Bir efsane anlatılırken, sözü edilen olayların içinde gerçekleştikleri kutsal zaman bir bakıma tekrar ve tekrar anımsanmaktadır. Bu güncelleştirme gündelik zamanın akışını parçalamakta birliktelik duygusu içindeki insanlar kutsal bir zamana geçmektedir.
Kutsal temsil bir görünüşün gerçekleştirilmesinden öte bir şeydir. Simgesel olarak hayatın temsilini de aşan, mistik bir gerçekleştirmedir. Ortada görünmeyen, sözle anlatılmayan ama herkesin bildiği, hissettiği bir şey orada o zaman içinde güzel, hakiki ve kutsal bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Ayine katılanlar, eylemin yüce bir mutluluğu somutlaştırdığından ve kendi alışılmış hayatlarındakinden daha yüksek bir düzeni gerçekleştirdiğinden emindir. ‘’Ayin bir gösteri, dramatik bir temsil, bir simgeleştirme ve bir gerçekleşme ikamesidir. Cemaat, mevsimlerle birlikte gelen kutsal bayram günlerinde, doğa hayatının büyük olaylarını kutsal gösteriler aracılığıyla kutlamaktadır. Mevsimlerin art arda gelişi; yıldızların doğuş ve batışları, ürünlerin büyüyüp olgunlaşmaları, insanın ve hayvanın doğum, hayat ve ölümlerine ilişkin simgelerle temsil edilmektedir. İnsanlık… doğanın düzenini nasıl kavrıyorsa öyle oynamaktadır.’’(Huizinga 2006,s34)
Her kadim toplumun deneyime temellenen ve mantıkla biçimlendirilen önemli bir bilgi birikimi vardır. Bu birikim; yaşamın maddi yanını, sanatı, zenaati, ticareti örgütleyendir. Burada büyü ve dinden net bir biçimde ayrılan bir yönüyle deneysel bilgiye, öte taraftan mantığa, inanmaya dayanan bir davranış biçimine işaret eder. Yapılan her işte büyü vardır, fidan diken biri bunu dua okumadan yapmaz. Yağışın yeterli olmasını, ürünün bereketli olması için kutsala başvurmayı seçer. Ama bir yandan da fidanını çapalar, sular, budar. Gözlemlerine dayanarak, bu doğal güçlerin zihinsel ve bedensel bir çabayla denetim altına alınabileceğini de bilir.(malinovski 1990,s.18) Çalışmayı kutsaldan ayırmaz. Yaşamını içinde yaşadığı dünyayla bütünleştirerek sürdürür.
Tarihin dışında, zamanın dışında saf dinsel olgu yoktur. Burada somut olan şey, tarihin içinde ve tarih boyunca görülecek olan kutsalın tezahürüdür. Mit bize kutsalın hikâyesini anlatırken “insanların ve dünyanın karşılıklı görüntüsünün sonsuza dek birbirini yansıttığı ve doğa ve kültür ilişkilerinin prizmasında sürekli olarak kırılıp yeniden birleştiği dev bir ayna oyunu kurar… benzeştirme yoluyla tüm dünya bir anlam kazanır.’’ (Habermas 2001,s.72)Kutsalın… simgelerin, efsanelerin, ayinlerin yalnızca tarihsel bir durum değil de, her seferinde insanın sınır bir durumunu, yani insanın evrendeki yerinin bilincine varırken keşfettiği, dünyanın anlamını içinde taşıyan bir sınır-durumu olduğunu bize işaret eder. Tam bu noktada Eugen FINK’in “evrenin simgesi olarak oyun” tamlamasıyla yüzleşmek, kozmos’un uçsuz bucaklığının yarattığı dipsiz korkuyu bir ölçüde olsun uyuşturmak amacıyla oyuna, oynamaya başvurmanın anlam iskeletini çözümlemek gerekir.(Batur, 1994, s.69)
VATES denilen bilge-şairler yazılı kültür öncesinde bilginin saklanmasında, aktarılmasında yüklendikleri bir görev vardır. Etkin bir toplumsallaşma aracı olarak epik ve tarihi anlatırlar; topluluğun ve onun parçası olan insanın bellek kazanmasını sağlarlardı. Bu süreç içinde toplumun üyeleri de topluluğun aracılığıyla kimlik kazanmış olurlardı. Simgeci düşünce oyuna, çocuğa, şaire ya da dengesize ait olan bir alan değildir, insan özünün bir parçasıdır; dile ve yargılara dayalı düşünceyi öncelemektedir. Simge gerçeğin, diğer tüm bilgi araçlarına meydan okuyan bazı yanlarını açığa çıkartmaktadır.(Eliade 1992, s.xıx) İmgeler, simgeler, mitler bir işlevi yerine getirmekte bir oyunun bir dünyanın kurucu unsurları olmaktadırlar.
Herakleitos değişim fikrini keşfeden filozoftur. Onun zamanına kadar Yunan filozofları, doğu düşüncesinden etkilenerek dünyayı kocaman bir yapı olarak tasarlıyorlardı. İnşa malzemesi maddi şeyler olan bu yapı eşyanın bir toplamıydı. Kozmos’tu. Ama “Herakleitos dünyayı bir yapı olarak değil, daha çok devasa bir süreç olarak görmüştür, bütün şeylerin bir toplamı değil, daha çok bütün olayların ya da değişikliklerin yahut ‘olgu’ların hepsi. ‘Her şey akıştadır, hiç bir şey duruşta değildir’” onun felsefesinin temelini oluşturur.(Popper1967,s.13) Herakleitos Kosmos’u bir yapı olarak yıktıktan sonra onu dünya süreci içinde bir kader ve değişim ekseninde yeniden kurmuştur. Herakleitos’un ‘Panta Rei’ önermesi OLUŞ’un ilk saptamalarından biridir. Ama bu akışın yönü nedir? Akıp giden dünya karşısında insanın konumu nedir? Yoksa insanın kendisi de akıp gitmekte midir? Tükenmek bilmeyen sorular her zaman oyunun bir parçası olmuştur.
Antik dünyanın bize armağan ettiği en önemli soru “iyi olanın temelinde ne olduğu ?’’ (Eudaimonia), en önemli felsefi tavır da “Nasıl yaşayalım?’’ (techne tou biou) sorusudur. Çünkü evrenin Kosmos olarak tanımlanmasının temelinde varlığın; güzel, uyumlu ve iyi olarak kavranılması yatar. İnsan böyle bir evrenin parçası olarak aynı yapı ve özü paylaşır. Böyle bir evren anlayışının doğal sonucu olarak varlık ile yaşam, düşünce ile varlık arasında tözsel bir farklılık görünmez. Örneğin sofistler doğa yasasıyla, insanın davranışını düzenleyen etik yasasının aynı olduğunu varsayarlar. Yaşamın anlam olanakları varlığın içinden araştırılmaktadır.
Nietzsche’ye göre; Sokrates ilk yaşam filozofudur. Yaşamın bilgiye ve düşünceye hizmet etmesini değil de, düşüncenin yaşama hizmet etmesinin gerektiğine inanır. Sokrates’in ‘kendini bil/kendini tanı’ ( gnôthi seauton ) ne bene ilişkin kuramsal bir bilgi, ne de haddini bil anlamında davranışı sınırlayıcı bir bilgidir. Bu sözcük var oluş duyumunun anlatılmaya çalışıldığı yaşama dönük bir ifadedir. Aslolan ruhun bilgisine ulaşmaktır. Ruhun bilgisi insanı yanılgısız olana, değişmeyene yöneltir. Değişmez, kalıcı ve düzenli olanın bilgisine ise salt rasyonel düşünce etkinliği olarak Theoria yoluyla ulaşılabilinir. Theoria etkinliğine örnek felsefedir ve görebilme yetisini ulaşabileceği en son noktaya ulaştırır. Gözlem ve deneyimle ulaşılan bir tür sezgisel kavrayışla elde edilir. Ussal bir bilgiyi içermez. O ‘episteme’dir. Episteme, tanımlara, fiziksel durumlara yönelik olduğundan gerçek bilgiyi temsil etmez. Değişebilen, gelip geçici olan, rastlantısal ve bireysel olan şeyler, OLUŞ değil, bu görünür gerçekliğin ardındaki VARLIK’tır theoria’nın konusu.
Sokrates bir anlamda kuramsal bilim ile uygulamalı bilim tartışmasının da başlangıcında durmaktadır. Sokrates’ten Platon’a, Aristotales’e gittikçe…‘’Bu kuramsal tavır alma Yunan felsefesinde Aristo ve Platon’un felsefenin kaynağını kendisinde buldukları teorileşmeye dönüşür. İnsan dünyanın katılımcısı olmak yerine seyircisi, gözleyicisi haline gelir. Bu dönemden itibaren, ontolojinin ve doğa felsefesinin çıkış noktası olan “var olan olarak, var olan nedir’’ (on he on) sorusuna, epistemolojinin insan bilgisinin kaynağı nedir sorusu eklenmiştir.
Bakışın evrenden insana yönelmesi; önce kendimizi anlamlandıralım, oradan evrene gideriz düşüncesi, doğanın yerine insanın ikame edilmesine, böylelikle yeni bir ruhun doğmasına yol açarak doğa felsefesinden, insan ve toplum felsefesine geçişin temelini oluşturur. Yunan felsefesinde insanın karşısında ya da ondan ayrı bir gerçeklik değil, var olandan kendisine ulaşılan, insanla birlikte mevcut olan olarak anlaşılan özne anlayışı farklılaşır. Var olana özne dolayımında uzanma ile var olana varlığın içinden uzanma farklı yaklaşımlara dönüşür. “Birincisi kendisine içkin olan ayırıcı, yadsıyıcı ve bölücü düalizm ile çevrelenmiştir. O nedenle ‘varlıktan ayrılma’ aslında insanın kendi tarihinde gerçekleştirdiği en büyük düşünsel kopmadır.
Kutsalın Oyunu
İnsanın kendi varlığının anlam olanaklarını ‘varlığın içinden değil de ÖZNE’den hareket ederek aramasının başlangıcı olarak, felsefi düşünceden kopuşun gerçekleştiği dinsel momenti verebiliriz. (Erkızan,2005, s.169) Platon ile kırılmaya başlayan etik ve politik zemin Yahudilikle görünür olup Hıristiyanlıkla temellendirilmiştir. DOĞRU, varlığın yasasına uymaktan çıkarak İTAAT ile tanımlanır. Tanrı evrenin dış yaratıcısı konumuna çıkarılır. Doğa yaratıcının bir eseri olarak nesneleştirilir. Böylelikle kendisine ilahi bir armağan olan İDRAK yardımıyla insanın önünde, doğanın dışındaki bir Tanrı’yı hayatına içselleştirebilme yolu açılmış olur. Hıristiyanlık doğanın içinde Tanrı’nın krallığını kurmayı amaçlarken, İslamiyet Alem-i Nizamı tesis etmeye yönelir.
Platon; düşüncenin kendi başına düşünüldüğü dünyayı yaratır… mükemmel ve değişmeyen formlar alanı olarak düşünsel ile değişen ve mükemmel olmayan maddesel dünya alanını birbirinden ayırır. İnsan akılsal-ruhsal ve maddesel bir birleşim olarak kabul edilir. Başka bir deyişle insan ruh ve maddenin birleşimidir. Ruh insanın iyi olan parçasıdır. Buna karşılık madde insanın kötü olan parçasıdır. Ruh, madde de hapistedir. Ya da madde ruhun hapishanesidir. Plâtonculuk bu ikilik üzerine temellenmiştir. Tüm tek Tanrılı dinler Platon’la farklı biçimlerde ilişkiye girmişlerdir. Platon’un kozmolojisi, varlık anlayışı, insan ruhuna bakışı, insanın yaşadığı olağan dünyayla bu dünyanın “ötesi’ arasındaki geliştirdiği düşünceler, bu dinlerdeki mistik eğilimleri belli ölçüde etkiler. Söylenen şudur; Kutsal kitapların, sözel anlamı ile ruhunun manasını, (bedeni ile ruhunu) birbirinden ayırmak gereklidir. Maddeye bağlı büyük çoğunluk Tanrısal mesajı arınmış bir biçimde kavrayamaz. İşte bu yüzden Tanrı vahyi’ni insan görünümlü peygamberlerle gönderir. Platinos, Platon felsefesinin gizemci yanını alıp, edebi bir tarzla yeniden kurmuştur. Platon öğretisinin yeni bir yorumu olarak Hıristiyan ve İslam felsefe ve teolojisinde derin etkiler yaratmıştır.
Antikite var olan her şeyin değişmez yasalara göre aynı şekilde oluşup devindiği temel tezinden hareketle çembersel-döngüsel bir Kozmos-zaman anlayışı geliştirmiştir. Ne var ki, Yahudilik ve Hıristiyanlıkla birlikte, ZAMAN son derece belirgin bir şekilde keskinleşerek çizgisel bir ilerlemeye dönüşür. Zaman Yaradılışla başlayıp kıyamette sona erecektir. Çünkü insanın kendisi bir başlangıç ve bir son arasında akıp gitmektedir. İnsanı hayat denilen bu başı sonu belli olan cendereden kurtarmak için bir ezeli ve ebedi Tanrı’ya ve kendi ruhunun ölümsüz olmasına ihtiyacı vardır. Radikal bir kopuş söz konusudur ve bu kopuşun çerçevesi hiç de rastlantısal olmayacak biçimde, yani antik dünya ile Roma’nın çöktüğü bir dönemde, Augustin tarafından çizilmiştir. Geri dönülmez bir biçimde zaman içinde ilerleyen tekil bir insanlık tablosu tasavvur eden Augustin, açıkça geçmiş çağların döngüsel zaman anlayışına saldırmıştır. ‘’Hıristiyan teolojisinin resmi anlayışı olarak gelişen bu kültür felsefesinde; tüm insanlığın, gelecekte erişilecek olan bir en yüksek kültür idealine doğru, sürekli bir ilerleme ve yükseliş içinde geliştiği ileri sürülür.(Özlem 1993,s.115) Yaklaşık olarak İ.S. 400 yıllarında ortaya çıkan bu yaklaşım, kayda değer ilk kültür-tarih teorisidir. Galip gelen çizgisel zamana damgasını vuran Hıristiyanlığın göstergelerinden biri olarak, kısa bir süre sonra feodal Avrupa’da, katı bir zaman tarifesi altında yönetilen ilk günlük yaşam örneği ortaya çıkar; bu örnek manastırdır. Adeta bir saat gibi işletilen, katı bir şekilde düzenli ve mutlak olan manastır… bireyi, tıpkı duvarlarıyla kuşatır gibi zaman içine hapseder. Saat zamanı gösteren bir araç olmaktan çıkmaya başlayarak, insan eylemini koordine eden, davranışlarda eşzamanlılığı ortaya çıkaran bir hüviyete bürünmeye başlar.
Anlam dünyasını tek Tanrılı dinlerin oluşturduğu bir dönemde inanma desteğini akıldan, akla dayalı düşünceden almıyordu. Önce akla başvurup ardından inanılmıyor… önce inanılıyor ardından düşünülüyordu. Augustinus, ‘Credo Ut İntelligam’ diyordu: anlamak için inanıyorum. Bu deyim tüm ortaçağ felsefi düşüncesini özetlemektedir. ‘’Ben varım’ diyen Tanrı her şeyin hatta felsefenin de ilkesi olmuştur artık.(Çotuksöken1993, s.14) Dünyanın Hıristiyanlık dışında kalan bölgesinde ise anlam dünyası ile öyle olan dünya arasında ‘içten gelen’ bir uyum, ahenk, harmoni tesis edilmeye çalışılır. İslam filozofları antik çağ filozoflarını okumakta, inancı oradan aldıkları kavramlarla temellendirmeyi denemekte, akıl ve mantık yoluyla açıklık sağlamaya yönelir. Bu çabalar kutsal metinlerin yorumlanmasına dönüktür. Bildiklerini, anladıklarını bir başka coğrafyaya, belki de bir sonraki çağa aktarma hazırlığını yapmaktadır.
Ama aynı zamanda ortaçağ bir semboller denizidir. Dünyayı; yorumlanması gereken kutsal hikâyeler, İnciller, tefsir edilmesi gereken bir Kuran ve Rabbi’lerin bitip tükenmek bilmeyen Kabala çalışmaları doldurur. Ortaçağın tek bir kalıba dökülemeyecek sayısız yüzü vardır. Yalnız ruhani otoritelerin ve dünyevi iktidarların egemenliği söz konusu değildir.
Düşünce ilk bin yıldan sonra sanat yoluyla daralan anlam dünyasının duvarlarını zorlamaya başlar. İnanç temelinde kurulan anlam dünyası giderek zenginleşmeye farklı arayışlara çıkan düşünce ise dış boyutuna, gözleme ve deneye yönelir. Dünyanın öteki bölgelerinde ise düşünce dünyayı var olduğu biçimiyle, olduğu gibi bırakacak bir seyir izler. Var olanı anlama-yorumlama gayretiyle yetinir.
İnsanın Oyunu
Renaissance’la başlayan Orta Çağ’ın Aristotelesçi bilim anlayışının çözülüşü, Yunanlılardan beri insanın kendisini içine yerleştirdiği Kosmos’un da çözülüşüdür. Bu çözülüşü yapısı sonlu, sıradüzenli bir dünya anlayışından her şeyin varlık düzeyinde bulunduğu, açık, sınırsız hatta sonsuz evren anlayışına geçiş izler. Erekselliği olmayan bu sonsuz evrende, önemsizlik duygusuyla kendi yerini bulmaya çalışan insan, doğayla yeni türden bir ilişki kurar.(Aslan 2004,s.135). Evrenin her yerinde aynı matematiksel yasaların geçerli olduğunu, evrendeki düzenlilik ve uyumluluğun da bu yasalara bağlı olduğu düşüncesi bilim anlayışında bir kesinlik duygusunu ortaya çıkarır.
Aristotelesci bilimde doğa kendine yaslanır. Doğa da olgunun oluşmasında varmak istediği bir erek vardır. Aristoteles’teki ereksellik nedeni doğaya egemen olmayı değil, onun içinde yaşamayı hedefleyen bir yaklaşımdır. BACON; Aristoteles’de mevcut dört nedenden ikisi olan biçimsel ve ereksel nedenin fizikten çıkarılmasını ister. Çünkü bu nedenler insanın hayal gücünün ürünüdürler.’’ Fizik yalnızca madde ve kuvvet üzerinde kurulmalıdır’’ der. Genel olarak söylemek gerekirse Bacon doğanın kontrol edilebilirliğini, ama bunun için onun anlaşılması gerektiğini söyler. Doğada işleyen nedenleri deney aracılığıyla anlayabilirsek, ona hâkim olmayı da becerebiliriz diyordu.
Galilei’nin Discorsi’sinin ünlü, yönteme dair olan formülü şöyledir: ‘’Doğa matematiğin diliyle yazılmış bir kitap gibidir. Bu dili öğrenmeliyiz.’’ Bu formül geçmekte olan bir dünya ile gelmekte olan bir dünyanın arasındaki’ çatışma noktasıdır.( U.baker bilimsel kuşku) Galilei’nin doğayı ve evreni matematikleştirme ve idealleştirme düşüncesinin altında, Plâtoncu rasyonalizm yatar. Galilei bilimsel olanın ve bilimin dışında kalanın tanımını yapar. Doğanın matematiksel olarak ölçülebilen, şekil, büyüklük, sayı, konum gibi nesnel nitelikleri ve bu niteliklerin ilişkisi bilimi, renk, ses, koku, tat, ses gibi ikincil nitelikleri bilimin konusunun dışında tutar. Aristotelesci gerçeklik duyulur niteliklere dayanıyordu. Galilei ise, matematiği gerçekliğin temeline koyarak Aristotelesci gerçekliği insana göreli bir durum olarak gerçekliğin dışına atar. Matematik, nesnel (objektif) bilgiye ulaşılmasını sağlayan araç oldu. Matematik doğanın soyutlanmasına, tümevarım ile elde edilen evrensellik ise kendinde bireyselliğin ve günlük deneyimlerin göz ardı edilmesine yol açtı. Husserl Galilei’nin tüme varımı hipotez olarak değil de kesinlik içinde alışını eleştirir. ‘’ Doğa, uzam, zaman sonsuza doğru ideal bir şekilde uzatılabilir ve bölünebilir. Alan ölçme sanatından geometri, sayı sanatından aritmetik, gündelik mekanikten matematiksel mekanik vb. çıkar. Şimdi bundan açıkça bir hipotez çıkarılmadan görsel doğa ve dünya matematiksel bir dünyaya, matematiksel doğa bilimlerin dünyasına dönüşüyor.’’(Çüçen 2003,s164))
Modern bilim ve felsefe, öznenin tüm dünyayı kendisine göründüğü biçimiyle inşa etmesi üzerine kurulmaya başlanmıştır. Bu nedenle, bilgi ve bilim her şeyi anlayan ve açıklayan durumuna yükselir.
Descartes matematiği ölçülebilir, düzenlenebilir olan her şeyi açıklayan bir genel bilim olarak, ‘mathesis universalis’ olarak ele alır, diğer bilimleri de matematiğin dalları olarak görür. Doğanın matematikleştirilebileceği düşüncesi, matematiksel yasalara bağlı işleyen mekanik bir doğa düşüncesini ortaya koyar. Descartes’in üç temel düşüncesi; felsefenin ben’den başlaması, teolojik düşünmeyi bırakıp, doğayı kendisiyle kavramaya dayanan mekanizmi savunması ve özne-nesne, beden-zihin ayrılığını belirginleştirmesidir. Bu düşüncenin de temelini Descartes’in akla olan güveni, kuşkuculuğu ve yeni bir yöntem arayışıdır.
Descartes’in özne ile nesneyi kesin olarak birbirinden koparan düalizminin Batı düşüncesi açısından belirleyici bir sonucu olmuştur: akıl sadece özneye ait bir nitelik sayılmaya başlanmıştır. Nesne ise, düzensiz, karışık bir yığındır. Aklın görevi, bu yığını ayrıştırmak, sınıflandırmak ve kullanmaktır.(Horkheimer 1986,s.45) Bu akıl parçalara ayırıcı, analiz edici ve biçimseldir. Descartes’e göre yanlış kullanılan bir aklın ardından yürümek, doğru olan bir yaşamdan uzaklaşmaktır. Her kişide ortak olan aklın kullanılmasında hakikatten uzaklaştıran yanlışlar olağandır. İşte insanın doğru düşünmesini sağlayacak olan yöntemdir. İnsan yöntem sayesinde yanlışlarını düzelterek zaman içinde sağın bilgilere ulaşacaktır. Eşyanın hakikati gibi, bu hakikatin bilgisine giden yol da tektir. İşte Aklı kullanmanın bu ortak, genel geçer, sağlam, bulanık ve belirsiz yargılara yer vermeyen, rastlantısallıktan uzak, kesin, güvenilir yolunun bulunması hakikat ölçüsünde çok önemlidir. Sadece doğru yöntemi bulmak yeterli değildir. Sonra da durmamacasına ilerlemek gerekir… tabi kuşkuyu hiç elden bırakmadan. Önyargılar, eleştirilmemiş bilgiler, hazır bulunup alınmış fikirler üzerinde kuşkuyu elden bırakmadan durup düşünmedikçe, insanı etkileyip yönlendirmeyi sürdürürler. Ama insan, kuşkuyla yaklaşıp, doğru yöntemi kullanarak akılla eleştirmeye başlayınca eyleyen bir insan olarak doğayı tanıyacak ve ona egemen olmayı başaracaktır.
Egemen olan ile egemen olunan arasındaki ayrılık; tanıyan, kavrayan, anlayan, düşünen, bilinçli varlık (res cogitans) ile kendi başına eylemi bulunmayan, bilincin dışındaki varlık, beden ya da dış dünya(res extansa) arasındaki ayrılıktır. Başka bir deyişle İnsan-Doğa ayrılığıdır. Reneissance’den beri ortaya çıkan teknik buluşların, teknolojinin en önemli temel dayanaklarından biridir bu yaklaşım, çünkü teknoloji doğaya egemen olmanın biricik aracıdır. Klasik doğa bilimi toplumsal düzenin değişimiyle karşılıklı etkileşerek hızla gelişen teknik bir kuvvete dönüşmüştür. Teorik düşünme ile teknik gelişme sürekli etkileşim içindedirler ve her ikisinin tek amacı mekanik bir bütün olarak görünen doğaya egemen olmaktır.
Descartes kendi felsefesini ortaçağ düşünce yapısı üzerine inşa etmiştir.’’Kendisinden sonra gelen birçok felsefi görüşü ve varlık anlayışını etkilemiştir… Bütün modern ontoloji Descartes’den etkilenerek, epistemoloji temelli ontoloji haline dönüşmüştür… Descartes’in dış dünyasını Tanrı garanti etmekle birlikte, madde en son elde ettiğimiz bilgi ve varlık türüdür.’’(Çüçen 2003s.128) Böylelikle Descartes; felsefeyi ve varlıkbilimi geleneksel yapısından ayırıp, varlığı kavrama yolunun modern matematiksel fizik olduğunu öne sürer. Varlık düşüncesini felsefeden alıp fiziğe aktarır. Ondan sonra da varlık ontoloji çerçevesinde değil de epistemoloji çerçevesinde kavranılmaya başlanır..
Antikitede Platon ile en yüksek aşamasına ulaşan; bakışın evrenden insana yönelerek, insanın kendi varlığının anlam olanaklarını ‘varlığın içinden değil de ÖZNE’den hareket ederek aramasının başlangıcı felsefi düşüncedeki ilk kırılmadır. İnsan varlığın içinde kendini farklı bir yere koymuştur. Descartes ise bu süreçte ortaya çıkan ikinci büyük kırılmadır. İnsanı doğanın dışına taşıyarak onu evrenin tam merkezine oturtur. Matematik aracılığıyla formülleştirilen doğa bilimleri de iç anlamlarını kaybederek biçimsel bir yapı kazanırlar. Descartes’in varlık felsefesinin ortaya koyduğu yeni anlayış, radikal bir biçimde ortaçağ ile modern çağı birbirinden ayırmıştır.
Kartezyen gelenekle başlayan Cogito merkezli felsefe ve bilim anlayışı etkinliğini günümüzde de sürdürür. ‘’COGITO, Spinoza’da bir, Leibniz’de monad, empiristlerden Locke ve Hume’da içi boş levha olan özne, Berkeley’de ruh, Kant’da transandantal özne, Fichte ve Schelling’te ben ve son olarak Hegel’de Mutlak Tin olur. Tüm modern filozoflar Cogito’yu öznenin değişik formları olarak kavrayıp onu açıklamaya çalıştılar.’’(Çüçen 2003,s15) İşte bu yüzden modern felsefenin tümü epistemolojiye dayanır. Tam da bu yüzden felsefe, insanın bilgi ve anlam üretme oyununa dönüşmüştür.
Oyunu Kuran Değişmez Kurallar
Doğanın yasalarına vakıf olmak sürecinde kullanılan yöntem ve ortaya çıkan bilginin toplamına modern bilim, bu bilginin pratik alana uygulanmasına da teknoloji denir. Bilimsel bilgi genelleştirilmiş tümevarıma dayanan bir bilgidir ve ister doğal isterse toplumsal alanla ilgili olsun zorunlu ve ideal akıl bilgisinden farklıdır. Kaynağını büyük ölçüde eski Yunan felsefesinde bulan doğa bilimleri; kendisini tümelin bilgisini ortaya koymakla görevli saymış ve bilimi de tümelin bilgisini elde edebilecek bilgi faaliyeti olarak göstermiştir. Doğa bilimleri doğal olguları inceler ve bu olgular arasındaki ilişkileri azlık-çokluk(nicelik) yönünden açıklar, bu olgular arasındaki ‘değişmez’ ilişkileri saptamaya çalışır ve saptadığı bu ilişkiler YASA adını verir. Doğa bilimlerinin yöntemleri açıklayıcıdır. Açıklama ise nedenselliği gerektirir. Nedensel ve nicel bir açıklama peşindeki doğa bilimleri için en uygun açıklama biçimi ise matematiksel açıklamadır. Özetlemek gerekirse klasik bilim anlayışı olarak kabul edilen bu anlayışta;
1) Gerçeklik tüm heterojen görünümüne rağmen homojendir; o bir kozmos’tur; onun akla uygun bir yapısı vardır; bilimin görevi gerçekliğin bu algısal yapısını gözlem/deney yoluyla ve evrensel doğa yapılarını bularak ortaya koymaktır. .
2) Gerçeklik hiyerarşiktir; onun aşağıdan yukarıya doğru yükselen düzenli bir yapısı vardır.
3) Gerçeklik mekaniktir; doğada her şey bir makine düzeni içinde işler.
4) Gelecek ve gidişat bellidir; çünkü doğaya hâkim olan yasalar gelecekte de geçerli olacağından, olacak olanı şimdiden tespit etmek mümkündür ve bu husus bilimin ön deyilerde bulunma (prediction) ve önceden bilme (prognos) imkânına sahip olması anlamına gelir.
5) Gerçeklikteki değişim niceliksel ve birikimseldir; bu demektir ki, gerçekliğin mekanik düzeni evrensel bir dille, matematiğin diliyle ifade edilebilir.
6) Bilim nesneldir; özne olarak gözlemci, nesne karşısında nötrdür ve nesneden kesinlikle ayrı durur; özne ile nesne arasında kesin bir mesafe vardır ve özne nesnesinin karşısına her türlü moral, dinsel, ahlaksal, siyasal, ideolojik kabullerinden arınmış olarak çıkabilir.
7) Bilimin elde ettiği sonuçlar evrensel ve zorunludur; çünkü tam bir nesnellikle, deneysel ve matematiksel yoldan elde edilmişlerdir.( Özlem 1998)
Ortada modern bilimi diğer bilme etkinlikleri içinde sadece en başa koymakla yetinmeyen ve tek güvenli bilme etkinliği olarak da kabul eden bir ön kabul vardır. Bu ön kabulden hareket edildiğinde ise, tarih ve kültüre yönelecek bir bilimin olabilirliği şüphe ile karşılanır. Örneğin Descartes tarihle ilgili bilgilerin kuşkulu olduğunu söyler. Tarihsel alanda bir öznellik hâkimdir. Locke’a göre de tarihsel-toplumsal bilginin doğruluğundan, sağlamlığından şüphe edilmelidir. Hume ise bu dağınık olguları kavrayabilmek için insan doğasının incelenmesi gerektiğini söyler. Burada insanın davranışlarını yönlendiren şeylerin incelenmesi, bir bakıma psikolojik bir araştırma yapılması söz konusudur; ama psikolojiye dayanan bir araştırma yapılmasına karşın yine de tarihsel- toplumsal alanda doğadaki gibi bir bilimsel düzeyden söz etmek mümkün değildir. Yine de bu bilim felsefesi geleneğinde, ‘bilimin birliği’(unified science) ilkesi egemendir. Toplumsal bilimlerde doğa bilimine göre konumlandırılırlar. Doğal gerçeklik ile toplumsal gerçeklik arasında nesne farklılığına dayalı bir ayrım öngörülse de yöntem farklılıklarının olabileceği kabul edilse de her iki bilim tipi de tek bilim tipine göre kurulurlar.
Genel olarak bilimsel bilgi geleneksel bilginin karşısında konumlandırılır, nihai noktada rasyonel eleştiriye dayalı bilimsel süreç, tarih içinde yaşlıların gelenek içinde dünyayı anlamaya dayalı olarak elde ettikleri bilgiye tezat teşkil eder. Rasyonalite ve bilimsel yöntemin uygulamaları ve prestiji artarken, inanç temelli klasik hermenötik gözden düşer. Geleneğin bilgisi ve anlam dünyası ise cehaletle özdeşleştirilir
Doğa bilimleri daha 17.yy ın başlarında felsefi temellerine oturur. Bacon’dan beri bilimlerin temeli ve yöntemi bir süreklilik, tarih oluşturur. Ama benzer bir durum tarih, toplum, siyaset, hukuk, devlet, teoloji, sanat gibi insan edimine ve tininin nesneleşmesine bağlı olan alanlarda yoktur. Bu “nesneleşme”yi kendisine nesne olarak alan bilime tin bilimleri, insan ya da kültür bilimleri denir. Comte doğa bilimlerinden yola çıkarak bir toplumbilim oluşturmak ister. Yalnız Comte’un bilimleri sıralamasında doğabilim-toplumbilim biçiminde bir ikili ayrım yoktur, Ona göre bütün bilimler, bir “doğal sıradüzen” içinde yer alır. Modeli doğa bilim olunca; toplumsal, tarihsel, kültürel olayları sistematize edecek ve açıklayacak bir GENEL YASA’nın peşine düşer. Tüm tarih ve kültür alanında egemen olacak ‘ üç hal yasası’ gibi bir yasadan söz eder. Ama insanın kendisi doğal bilimin incelediği bir nesne olduğunda, ya da doğa biliminin nesnesini inceleyen özne olduğunda onun değişken doğasından kaynaklanan bir takım problemlerle karşılaşılır.
İster bilimsel etkinliğin nesnesi olsun, ister etkinliği yürüten özne olsun insanın eylemini ve toplumları tarih ve kültür gibi bağlamlardan arındırarak kavramak mümkün değildir. ‘’Ele alınan ‘konular’, onları ele alış tarzından bağımsız değildir… bilimsel soru sorma tarzının ardında, soruyu soran ‘özne’ vardır. Yani konu(nesne), özneye doğrudan ve dolaysız açık durmamaktadır, tersine… konunun (nesnenin), öznenin bilimsel ele alış ve sorusunu soruş tarzından bağımsız olmadığı görülür.’’(Stroker 1990,s.16) ’ Doğa bilimsel yöntemlerle tinsel gerçekliğe yönelmek yanlıştır. Doğa bilimleri olgu üzerine kurulur. Tinsel bilimler ise anlam. İnsanın sahip olduğu değerler sistemi onun davranış ve düşünüşüne etki eder. Ama değerler deneye uygun olgular değildir. Ama onlar da olmadan ne insan ne toplum kavranamaz. İnsanlar kendilerini, birbirlerini, içinde yaşadıkları kurumları hatta doğayı bile sahip oldukları değerlerin süzgecinden geçirdikten sonra kavrayabilir.
Toplumsal bilimlerin 19yy’da benimsediği bir yöntem ve ayrım kalıbı vardır. NOMOTETİK ve İDİOGRAFİK bilimler. Nomotetik(Latince yasanın amir hükmü), evrenin kanunlarını araştırırken, insâni fenomen ile fiziksel fenomen üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar üzerinde, özü itibariyle hiçbir fark bulunmaması durumunu anlatır. Görünen farklar zahiridir ve bu yüzden geçicidir. Genel gerçeklikler, ilkeleri ve evrensel olanı bulmaya çalışır ve toplumsal yapının ve değer ifade eden hükümlerin bu, genel, evrensel doğular çerçevesinde ortaya konulabileceğini düşünür. Ve bunun yolu, klasik doğa bilimlerinin teorik öncüllerinin ve pratik tekniklerinin aynen alınıp kullanılmasında yatar. Bu yüzden ‘zaman’(ve ya tarih) nomotetik sosyal bilimci için çok önemli değildir. Pozitif bilimler genel kabulleri itibariyle bu epistemoloji etrafında kümelenir.
İdiografik bilimler, insanın toplumsal eyleminin tekrarlanan bir şey olmadığını ve bu yüzden zamana ve mekâna dayanıklı geniş ölçekli genellemelere uygun olmadığını düşünür. Çıkış noktası özgül, biricik olan, dolayısıyla da değişken, tesadüfî, farklılığa dayalı olanı saptamaktır. Bunun aranacağı yer ise tarihsel gerçeklikleri saklayan metin, doküman ve arşivlerdir. Nomotetik olanın nesnellik iddiasına karşın, idiografik öznel olanla etkileşir. Tinsel, kültür, sosyal, insan gibi adlandırmaları olan bilimler bu epistemoloji etrafında kümelenir. İdiografik bilimlerde mutlak gerçeklik ve evrenselliğe ulaşmak zordur. Ulaşılan olguları tüm toplumlar, kültürler açısından geçerli genellemeler biçiminde ifade etmek nomotetik bilimlerdeki kadar kolay değildir. Her toplumun yapısal özellikleri, tarih içinde yolculukları farklıdır.
“Hem tin bilimleri epistemolojisi, hem kültür bilimleri mantıkçılığı, akımı, tarihi ve toplumu inceleyecek olan bilimleri konu ve yöntem bakımından doğa bilimlerinden ayırıyorlar, Tarihi ve toplumu inceleyecek olan bilimlerin konusu doğa değil insan ve tindir, kültürdür. Tin/ kültür/tarih/toplum dünyası, konu olarak şu özelliklere sahip sayılıyor:
1) Konu bizatihi tarihseldir.
2) Bu konu alanında her şey tekillik arz eder.
3) Olaylar yasalara göre değil, konulmuş vazedilmiş şeyler olarak kurallara, değerlere, felsefi, dinsel, ideolojik etkenlere göre ele alınır. Burada doğada olduğu gibi yasa-olgu ilişkisi değil, insani amaç-eylem ilişkisi esastır.
4) Bu alanda doğal “nedenler değil, çağlara, kültürlere özgü kalan insani/kültürel “motif’ler vardır.
5) Tarih/toplum dünyasında “olgu” değil, “olay” vardır.
6) Bu dünyada “determinasyon” değil, “olasılık” ve “rastlantı” söz konusudur.
7) Bu dünya ancak belli perspektifler altında inceleme konusu kılınabilir; bu dünyanın kendisi göre celi bir dünya olduğu gibi, onu incelemek de ancak göreceli bir konumdan hareketle mümkündür.’’ (Özlem 1998)
Doğa bilimler açıklar, tinsel bilimler ise ancak öznel olarak bir ANLAMA (verstehen)* konusu olabilen değerleri, normları, ideleri ve bunların anlamlarını, kısacası tinsel gerçekliği ele almak zorundadırlar demiştik. Doğa bilimlerinin sahip olduğu gerçeklik nicel değil nitel bir gerçekliktir, değerlerden bağımsızdır. Ayrıca doğa bilimleri algılamanın konusudur. “Tinsel gerçekliği oluşturan ideler, normlar, değerler her şeyden önce yaşanırlar. Bunlar tarihsel birikim olarak ‘insan yaşamını’ yönlendiren, hatta biçimleyen şeylerdir. Bu yüzden bunlar empirik bir algılamanın değil, öznel bir anlamanın konusu olabilirler. “(Özlem1986,s.30) Burada anlamayı psikolojik bir kavram olarak almamız değil de ‘kültür gerçeğini bilme biçimi olarak almamız doğru olur. Tarihsel-toplumsal gerçeklik, sadece insan özgü bir gerçeklik, doğada rastlanmayan bir amaç-eylem bağlantısını içeren bir dünyadır. Bu yüzden pozitivistik bir açıklamanın değil, anlamaya dayalı farklı bir bilimsel kurgunun ürünü olabilirler. Bu nokta kültür bilimlerinde yöntem sorunu açısından büyük önem taşır. Bu ikinci tip bilim modelinin kökeni İbni Haldun’a, Vico’ya kadar gider. Ama bu modeli ilk olarak sistematik bir biçimde ele alıp doğa bilimleriyle sınırlarını çizen Dilthey’dir.
Kültür-tin bilimlerinin nesne alanı, sahip olduğu yöntem çeşitliliği, oluşturulan kavramlar, yaklaşımlar epistemolojik anlamda o denli farklılıklar gösterir ki ortak bir ölçüt çerçevesinde toplanması zordur. Öte yandan bu alanda araştırma yapacak olan araştırmasına kendi değer ve seçimlerinin yön vermesinden kaçınamaz. Bu sebeplerden dolayı kültür bilimlerinde görecelikten, yanlı algılama denen şeyden tümüyle kaçınmak olanaksızdır. Bu problemin çözümü DILTHEY’den gelmiştir.’’ Dilthey için bilginin temeli bilgi-kuramsal değil tarihseldir. Bilgi her tarihsel dönem ya da süreçte, o tarihsel dönem ya da sürecin yaftasını oluşturan tinselliğin, yani tarihin de ürünüdür. Birey kendini ve evreni bağımsız ve özerk olarak asla tam tamına kavrayamaz; çünkü o tarih tarafından belirlenmiş ve tutuklanmıştır.’’(Özlem,1986,s. 31). Tutukludur çünkü o tarihsel bireydir. Algısı tarihseldir.
Dilthey, bilgi ve bilimi zamana(tarih) bağlı olmayan bir boyut içinde görmeye çalışan yeniçağın doğa bilime dayanan epistemolojisini tek yanlı bulur, ama onu dışlamaz. Onun yerine kökleri tinsellik, tarihsellik ve yaşama kavramlarına dayanan bir meta-epistemoloji tasarlar. Bu “meta-epistemoloji yaşamın bütünlüğüne yönelen bir yaşama felsefesi tabanına dayalı olacaktır. Yaşama felsefesi, yaşamanın bütünlüğünü kavrama girişimi olacaktır.” (Özlem,1996,s.30) Dilthey’in felsefeye getirdiği anlama kavramı düalist bir bilim anlayışını içinde barındırır. Doğa ve tin bilimleri için açıklama-anlama karşıtlığını temele alan bir düalizmdir bu. Açıklama ile anlamanın her bilme etkinliğinin temel öğeleri olduğunu gözden uzak tutmamalıyız. Bu konuda Habermas ‘ın söyledikleri önemlidir. Bu düalist kavram çerçevesinin dışına çıkamayanlar anlamayı yanlış ‘anlayarak’, psikolojik bir yoruma tabi tutarak onu, duygudaşlık yoluyla kendini yabancı bir öznenin zihinsel durumlarına yerleştirme olarak görmektedir. Oysa Habermas ‘ta anlama etkinliği bir diyaloga bir üçüncü olarak dışarıdan bakma değil, diyaloga doğrudan doğruya ikinci öğe olarak katılma demektir. Anlama bununla iletişimsel bir boyut kazanır. Ricoeur ise açıklama ile anlama arasındaki çatışmanın yalnızca görünüşte bir çatışma olduğunu ve bu iki tutumun diyalektik olarak birbiriyle ilişkili olduğunu göstererek olay ile anlam diyalektiğinin konuşulan söylemdeki gibi yazılı söylemde de devam ettiğini düşünür.
Dilthey için her tarihsel dönemde anlamların taşıyıcısı olan “DİL, her tarihsel dönemin kendisini dışa vurduğu, nesneleştiği ortamdır. Bir tarihsel döneme damgasını vuran değerler, o dönemin anlamlarının taşıyıcısı olarak dilde saptanabilirler. Bu yüzden dilsel ürünler olarak yazılı metinler her zaman tinsel bilimlerin ana malzemesidir. Anlamı ortaya çıkarabilmemiz için başvurulması gereken temeldir. Dilthey her dönemi kendine özgü bir bütünlük olarak görürken, anlamı ortaya çıkarmak isteyen bizlerin farklı bir donanım ve geçmişin değerlerinden oldukça farklı bir yapı içinde olduğumuzu vurgular. Bu yüzden bize yabancı olan geçmişi tam anlamıyla kavrama olanaklarımız kısıtlıdır. Bu konuda “yapabileceğimiz şey, geçmişi, dilsel ürünlerin, yazılı yapıtların dilini yorumlayarak anlamak, yani hermeneutik yapmaktır. Öyle ki, Dilthey için hermeneutik, tinsel bilimlerin ana yönetimidir ve tinsel bilimler hermeneutik bilimlerdir.” (Özlem,1996,s.34)
Oyunu Kuran Anlam
Anlama sorunsalı içinde başlıca iki ana gelenek ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisi; anlayıcı sosyolojinin içinde geliştiği alandır. Weber, etnoyöntembilimi gibi. İkinci gelenek ‘’Dilthey ve Husserl’e dayanan anlama, Heidegger tarafından ‘varlık ve zaman’ da insan var oluşunun temel özelliği olarak ve anlaşma, Gadamer tarafından ‘hakikat ve yöntem’ de tarihsel yaşamın temel özelliği olarak ontolojik bir biçimde karakterize edilmiştir.(Habermas 2001,s.135).
Weber’e göre, “Sosyolojinin temellendirilmesindeki temel epistemolojik mesele; doğa bilimlerinin açıklaması ile kültür bilimlerinin anlamasını bağdaştırmaktır.” Çünkü bireyselleştirici, kültür bilimleri (tarih) de, genelleştirici kültür bilimi olarak sosyoloji de, kavramların ancak değer-eylem ilişkisinden hareketle kurabildiklerinden, öncelikle anlamacı bilimlerdir; ama özellikle genelleştirici olması gereken sosyoloji, aynı zamanda açıklamacı bir bilim olarak kurulmak zorundadır. (Özlem 1990,s.82) Weber, sosyolojide anlama yönteminin etkin olmasında hemfikirdir ama ona onun anlamaya bakışı ‘sosyolojik anlama’dır. Nedensel açıklamayı içeren bir nedensellik çerçevesinde bir anlama yaklaşımına sahiptir. Weber bu bağlamda anlayarak açıklamak yöntemi ile 3 şekilde ideal tip oluşturmuştur:
- Münferit bir hadisede davranışta kast edilen gerçek manayı veya mana bütünlüğünü yorumlama yolu ile kavramak demektir. Bu yol ile Weber hem genel hem de benzersiz olma özelliğinde olan Batı Avrupa kapitalizmini incelemiştir (Tarihsel yaklaşım).
- Kitlesel davranışlarda kast edilen ortalama ve yaklaşık manayı veya mana bütünlüğünü yorumlama yolu ile kavramak. Weber tarihsel süreç içerisinde farklı zaman ve toplumlarda karşılaşılan “bürokrasi” tiplemesini ortaya çıkarmıştır (kitlelerin sosyolojik olarak ele alınması)
- Sıkça görülen bir olayın saf tipini kurgulayabilmek için ona bilimsel olarak atfedilen manayı veya mana bütünlüğünü yorumlama yolu ile kavramak şeklindedir. Ekonomik kuramın önermelerini bu şekilde ele almıştır. Değişim, serbest rekabet ve tamamen akılcı bir etkinlik esasına göre örgütlenmiş bir toplumda piyasaların ayrıntılı bir ideal tablosunu incelemiştir.(Tekel 2003)
Etno yöntembilimi, kültürün içinden kültürü anlama yöntemidir. Günlük hayata odaklanarak öznel yapıların nasıl anlamlandırıldığını inceler. İlgilendiğimiz toplumun bir araya nasıl geldiğini, nasıl yapılmakta olduğunu anlamaya çalışır. Günlük faaliyetlerin toplumsal yapılarını esas alır. Bireylerin objeleri ve gerçekleşen olayları anlama biçimleri ile bu biçimin eyleme dönüşme süreci etno yöntembilimin ilgi alanıdır. Bu anlamlandırma sürecinde bireyler kendilerince ifadeler kullanırlar. “Anlatım” kavramı, birey tarafından algılanan şeyin ifade edilmesi anlamına gelir. Etno yöntem bilimciler anlatımların, kime göre ve neye göre doğru algılandığı sorusu üzerinde durmuşlardır ‘’ Etnoyöntembilimciler bir yandan tarafların yorumlayıcı bir biçimde ürettikleri gündelik yaşam pratiğinin işlemsel ve salt tikel karakterini vurgularken, bir yandan da sosyal bilimcinin esas olarak bir taraf statüsünde bulunması olgusundan yöntem bilgisel sonuçlar çıkarırlar.’’(Habermas, 2001,s.155)
YORUM OYUNU
Hermeneutik nedir sorusuna verilebilecek en basit cevap; ‘verstehen’ yani idrak etmeyi sağlayan bir düşünme geleneği olduğudur. Bir bildirme, haber verme, çeviri yapma, açıklama ve açımlama yorumlama sanatıdır. Etimolojik kökenini Tanrıların buyruklarını insanların anlayabileceği biçimde anlatan, onlara manasını açıklayan Hermes’ten alır. ‘’Hermeneutik etkinliği daima bir başka ‘dünyaya ait ‘ bir anlam bağlamını, o an içinde yaşanılan dünyaya aktarma/çevirme etkinliği olmuştur. Bu ‘düşüncenin ifade edilmesi/bildirilmesi ‘ olarak hermeneiu esas anlamı içinde geçerlidir. Zaten ‘ifade’ kavramının kendisi, dışa vurma, açıklama ve çeviriyi içerecek şekilde çok anlamlı bir kavramdır.(Günay,2002,s.84) Antik çağ da sözel ve sıradan bir anlamın(düz anlam) ardında ya da üstünde bulunduğu varsayılan esas anlamı ortaya çıkarmayı amaçlar. Art ya da üst anlamın karşılığı olan hyponoia, alegorik yorumlamayı anlatır.
Teolojik hermeneutik, Hıristiyan dogmatizmine dayanan, Eski Ahit ve Yeni Ahit arasındaki uyuşmazlıkları ortadan kaldırmak için Augustinus tarafından geliştirilen bir yöntemdir. Schleiermacher, hermeneutiği evrensel bir anlama ve açımlama öğretisi haline getirmeyi denemiştir. Ona göre anlama, metnin dehalar-arasılık temelinde ‘üretken tekrarıdır. Böylece Schleiermacher ile hermeneutikte dilin rolü ön plana çıkmış, filolojik yorumlamanın sınırları zorlanmıştır. İletişimin, insanların birbirini anlaması zemininde temellendirilmesi hermeneutiğe yeni bir derinlik kazandırmıştır. Schleiermacher için bir anlam verme sanatı olarak hermeneutiğin başvurduğu anlama yöntemi evrensel bir yöntem olarak, tüm tinsel yaratıları, düşünce ürünlerini, bu yaratı ve ürünleri onların yapıcıları ile özdeşleştirerek ve bu arada kendimizi de onlarla özdeşleştirerek yeniden zihnimizde kurma yöntemidir. Bu yöntemle ele alınacak olan yazılı metinler aslında dilsel ürünlerdir ve dil, bireyin olduğu kadar, toplumun da evreni anlamlandırma ortamıdır. Yani birey de, toplum da her tarihsel çağda, sözcüklere yüklenen ortak anlamlar aracılığı ile evreni kavrarlar. Öyle ki dil bu hali ile anlamların taşıyıcısıdır. Böyle olduğu içindir ki dil, aynı zamanda her tarihsel çağda insanlığın evreni nasıl kavradıklarını hermeneutik yoldan yorumlamamızı sağlayan ortam olarak tarihin de taşıyıcısıdır. Öyle ki ‘her tarihsel yapıt belli bir tarihtir’.(Özlem, 2001, s.246)
Schleiermacher’den sonra Dilthey, yaşama kavramından hareket ederek tin bilimlerini anlamacı bilimler olarak konumlandırmıştır. Hermeneutik de bu bilimlerin temel yöntemidir. Dilthey anlamayı şöyle tanımlar: “Duyulara dışarıdan verilen işaretler aracılığı ile içsel gerçekliğin bilinmesini sağlayan bu yönteme anlama diyoruz.”(Günay,2002,s.91)
Dilthey’in hermeneutiğinin temel bakışını hayatın anlatımları oluşturur, duyular dünyasında olan şeyler her zaman bir zihnin anlatımlarıdır ki bu ifadeler bizim anlamamıza yardım eder. Bu hermeneutik modelde ‘bilincin homojenliği’ empati-anlama-verstehen’in temelidir. Yani bu model insan doğasının homojenliğini anlamayı amaçlar.
Dilthey için insan “tarihsel” bir varlıktır. Sabit, değişmez bir doğası yoktur. Bu ne demektir? Dilthey tarihi bir nesne olarak, geçmiş bir şey olarak düşünmez. “Tarihsellik, başlıca iki şey ifade etmektedir: 1- İnsan kendisini yalnızca iç gözlem aracılığı ile değil, yaşamın nesnelleşme yolları ile anlar. İnsanın bize ne olduğunu bize yalnızca tarih söyler. İnsanın kendisini anlaması doğrudan değil dolaylıdır. 2- İnsanın doğası değişmez bir öz değildir.” (Günay,2002,s.92) Dilthey ile birlikte felsefe yaşama üzerine bir etkinlik değil, yaşamın içinde bir etkinlik olarak görülmeye başlanmıştır. Bu da yorumlara dayanan bir oyunu akla getirir.
Varlığın Oyunu
Heidegger, Dilthey’in yaşama kavramının yerine var oluşu koyar. Anlama, insanın düşünsel bir yetisi değil insan var oluşunun temel hareketidir. Heidegger’de hermeneutik, bir anlama yöntemi olmaktan çıkıp, insanın varlık tarzına, dış dünyaya açılma biçimine dönüşmüştür. Heidegger’e göre insan evreni değil, kendi tarihi içinde kendini anlamaktadır. Bunun için hermeneutik, insan var oluşunun bizzat kendisini anlama biçimidir. İnsana anlama yolu ile açık olan şey, onun dışındaki bir evren değildir. Varlık, her şeyden önce bize dilde açılan bir tarihtir. Heidegger’e göre; “Kültür varlığı olarak insan, her zaman herhangi bir kültürel durum içine doğar, kendini herhangi bir Dasein alanı içinde bulur. Bu onun seçtiği bir şey değildir; o herhangi bir kültürel durum içine, dasein’e ‘atılmış’, bırakılmıştır. Böylece o daha baştan, kendini insan yaratısı bir anlamlar(simgeler) evreni içinde bulur. Yine böylece o, belli bir tarihsellik/kültürellik formu içerisinde kendi olanaklarını ve ürünlerini anlayan ve yorumlayan bir konumdadır. Dolayısı ile anlama, insan var oluşunun temel yönelimidir ve ‘insan ancak anlar’. İnsan kendi tarihi içinde kendini anlamaktadır, yani sürekli bir hermeneutik etkinliği içinde bulunmaktadır. Bize anlama yolu ile açık olan şey, o halde bizden bağımsız olduğu sanılan bir “doğa” değildir. Doğa bile bizler için ancak bize ‘dilde açılan bir tarih’ olmaktan ibarettir. Dilin kendisi bir simgeler topluluğu ve düzeni olduğundan, tanıdığımızı sandığımız ve dil aracılığı ile ifade ettiğimiz her şey, simgesel/kültürel/tarihsel olmak zorundadır. Kültürel varlık olalı beri, bizim evrenimiz ‘doğa’ değil, dildir, kültürdür. ‘Dil insanın evidir’.” (Özlem 1993, s.127)
İnsanın kültür hakkında söylediği her şeyin kendisi de kültür ürünüdür. Dasein için kültür içine hapsedilmişlikten, atılmışlıktan çıkış yolu yoktur. Ama her insan kendi var oluşu üzerinde, kendi bütüncül yorumunu geliştirmek gibi bir olanağa sahiptir.
Heidegger için anlama, kartezyen özneden farklı olarak var oluşun tüm potansiyel öğelerini varlık dolayımı ile etkin kılan öznenin, bütünsel etkinliğidir. Oysa kartezyen özne, varlıkta etkin olma konumunda olmayan ama bilme süreçlerinde etkin olan biridir.
Özetle söylenecek olursa Heidegger ‘in hermeneutiğe katkısı fenomenolojik yöntemi epistemolojik değil ontolojik bir ilgiyle kullanarak ilkinin “doğal tavır almanın genel savını dışarıda bırakabilen saf öznesi”ne karşın kendisinin “tarihsel özne”ye vurgu yapmasındadır.
Bu tavır değişikliği, tarihsel özne ile nesnesi arasında tam bir birlik sağlayabilmiş, ilkinin vardığı özne-nesne parçalanmasını, vurguladığı tarihsel anlama boyutuyla aşabilmiştir.(Kalaycı)
Gadamer’e göre, Heidegger’in yaptığı en önemli şey anlamanın ontolojik anlamını ortaya koymak olmuştur. Bir başka deyişle Heidegger, anlama kavramının yöntemsel bir kavram değil ontolojik bir problem olduğunu keşfetmiştir.
Gadamer’e göre hermeneutik, Dilthey’deki metin yorumuna dayanan bir filolojik çalışma yöntemi değil, bir metnin kendi içinde sakladığı özün anlaşılması anlamında felsefi bir etkinliktir. Gadamer’in tümel felsefe olarak kavradığı hermeneutik anlamaya dayanmıştır.
Anlamak demek, yorumlamak demektir. Yorumlamak da anlamanın biçimini, somutlaşmasını gösterir. Gadamer’e göre anlamanın nesnesi(object), ‘öz’dür. Bu özü kavramak için geliştirdiği anlama teorisi; tarihsellik, durumsallık, ufukların kaynaşması gibi kavramlarla biçimlenir. Gadamer, bütün anlamın dile ait olduğunu ve kültür bilimlerinde anlamanın bu nedenle dil ortamı içerisinde incelenmesi gerektiğini söyler. Ama dil bir merkez ya da amaç değil, bir ortamdır, bir araçtır, temel değildir.
“Oyuncunun kendisi, oyunun yalnızca oyun olduğunu ve amaçlarını ciddiyetini belirlediği bir dünyada var olduğunu bilir. Fakat o bunu, bir oyuncu olarak, bu ciddiyetle ilişkiyi fiilen amaçladığı/yöneldiği şekilde bilemez. Oyun amacına yalnızca oyuncu kendisini oyunda unutuyorsa ulaşabilir… Ciddiyet bize oyunun dışına çıkma çağrısında bulunan bir şey değildir, aksine oyunu oyun yapan şeydir. Oyunu ciddiye almayan kişi bir, oyunbozandır. Oyunun olma modu (seinsweise), oyuncuya, oyuna, bir nesnenin karşısındaymışçasına davranma imkânı vermez. Oyuncu oyunun ne olduğunu ve yapmakta olduğu şeyin “sadece bir oyun” olduğunu çok iyi bilir; fakat neyi bildiğini bilmez.” (Gadamer, 2008,s.142)
* Verstehen anlamanın ötesinde idrak etmek, Erzahlen, açıklamanın ötesinde, tasvir etmek anlamını taşır. Ama bu yazıda anlamak ve açıklamak kelimeleri tercih edilmiştir.
ASLAN, Hasan, Çağcıl Doğa Anlayışı… 2004, Özlem’e Armağan İnkilab yay.
BAKER, Ulus, Bilimsel Kuşkudan, Bilimden Kuşkuya Doğru, 1996, Cagito 6-7,YKY.
BATUR, Enis Ya/zar 63+1 para-graf(fiti), Sanat dünyamız bahar 1994, yky.
ÇOTUKSÖKEN, B. Ortaçağ yazıları,1993, Kabalcı Yayınları.
ÇÜÇEN, A.Kadir, Heidegger’de Varlık ve Zaman 2003, Asa kitapevi
ELIADE, Mircae, İmgeler simgeler, Gece yayınları 1992
ERKIZAN, H. Nur, Yaşamın Anlam Olanakları Olarak Etik,2005 İlke dergisi(internet)
GADAMER, H.G. Hakikat ve Yöntem, 2008, Paradigma Yayıncılık
GÜNAY, Mustafa, Düşünce ve Kültür Tarihinde Hermeneutik 2002,D/B dergisi, s.19.
HABERMAS, Jürgen,İletişimsel Eylem Kuramı,2001, Kabalcı Yayınevi
HORKHEIMER, M. Akıl Tutulması, 1986, Metis Yayınları
HUIZINGA, Johan, Homo Ludens, Ayrıntı yayınları 2006. 2.basım
KALAYCI, N. Gadamer ve Hermeneutik, Yeditepe Felsefe Dergisi s.10. YT.Ü
MALINOWSKI, B. Büyü, Bilim, Din, Kabalcı yayınları 1990
ÖZLEM, Doğan, Kültür Bilimleri, Kültür Felsefesi, 1986, Remzi Kitapevi
ÖZLEM, Doğan, Max Weber’de Bilim ve Sosyoloji, 1990, Ara yayıncılık.
ÖZLEM, Doğan, Felsefe Yazıları,1993, Anahtar Yayınları
ÖZLEM, Doğan, Sosyal Bilimleri Yeniden Düşünmek 1998, metis yay.(felsefeekibi)
POPPER, Karl.R, Açık Toplum ve Düşmanları c.1 1967, TSID yay.
STRÖKER, E. Bilim Kuramına Giriş, 1990, Ara yayıncılık
TEKEL, Suna Sosyoloji Tarihi 2003 güz.(internet makalesi)


Yorum bırakın