İlk satırlarından itibaren okurunu sonsuz bir merak ve duygu seli ile son noktasında bırakan geçmiş zamanın aşk romanları neden okunmaz oldu? Kadınlar mı değişti? Verem mi olunmuyor? Aşkın büyüsü mü yok oldu? Yoksa… Yoksa… Siz kadir kıymet bilmez okurlar, onları terk mi ettiniz?
Biliniz ki kitaplıklarınızın unutulmuş bir köşesinde; ahlak abidesi erkekler, iffetli kadınlar, netameli gecelerde dökülen gözyaşları, hicranlı aşklar boyunları bükük bir vaziyette sizleri bekliyor. Oturduğunuz yerden kulak verseniz bir kanundan yükselen acemaşiran bir taksimin nağmeleri belki de size ulaşacak. İçten içe yaşanılan nice küskünlüklere ve unutulmaya ait olan zaman… Unutmayın ki sizin için de geçecek.
Önce muharriri karşılardı sizi kitabın kapağında. Sanki bir müzikaliteleri vardır o isimlerin: Kerime Nadir, Suat Derviş, Muazzez Tahsin Berkant, Mükerrem Kamil Su, Burhan Cahit Morkaya, Esat Mahmut Karakurt ve daha niceleri. Yazarlarının gerçek adları bunlar mıydı, yoksa çoğu uydurma birer “nam-ı müstear” mıydı? Hep merak ederdim. Hassas duygular, hissi münasebetler, acıklı hikâyeler önce yazarların isimlerinde kendilerini belli ederlerdi.
Sonra romanın adı başka bir dünyanın çağrısı olarak size ulaşırdı. “Hıçkırık”, “Hicran Gecesi”, “Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi”, “Dudaktan Kalbe”, “Zambaklar Açarken”, “Gelinlik Kız”… Öyle bir dünya tasarımı sızardı ki, başlığı oluşturan o bir ya da birkaç sözcükten; günahkar ilişkilerin, ölümcül bekleyişlerin, insanı gözyaşı seline boğan hicranlı aşkların ve elbette mesut izdivaçların, mutluluk gözyaşlarının bir arada bir “gönül” estetiği oluşturdukları bir dünya..
Ey okuyucu! Kitabı hemen okumaya başlarsan o kutsal hazineye saygısızca davranmış olursun. Benim önerim, önce sıradan bir sayfayı aç ve gelişigüzel göz gezdir. Algıladığın ilk kelimeler isimler olacaktır; kadınların ve erkeklerin naif adları. O iffetli kadınların isimleri Nalan’dır, Bihter’dir, Münevver’dir, Nihal’dir ve mutlaka Handan’dır. Bu iffetli kadınlar hiçbir zaman isteyerek kendilerini küçültecek bir davranışta bulunmazlar. Ancak ulvi bir aşka, kaderlerinin zorlaması sonucunda, iradeleri haricinde düşerlerse; kocalarının, ailelerinin isimlerini kirletmeye kadar vardırırlar işi. Ama asla ihtiraslarının rüzgârına kapılıp bir erkeğin peşine düşmezler. O şehevi hisleri akzambağa benzeyen narin vücutlarında hissettikleri vakit zaten verem olup bu zindana benzeyen dünyayı terk edip giderler. Arkalarından ise sadece ağlanır… ağlanır… ağlanır.
Kadını kadın yapan en yüce erdem fedakârlıktır. Bu kadınlar için yaşamda oluşturdukları kişisel değerlerin tek ölçütü gibidir fedakârlık. Tüm bir çevre, kişiler ve ilişkiler bu duygusal eylemin ana nesnesidirler. Çocukları uğruna, kocaları uğruna, aileleri uğruna ve elbette ki yasak aşka düştüğü sevdiği erkek uğruna fedakârlığın her türlüsünü göze alabilirler. Yaşanılan aşk şu ya da bu şekilde hayatın feda ediliş biçimidir. Aynı zamanda da bu kadınların kendilerini yüceltme biçimidir de. Aşka duyulan arzunun temsil nesneleri olmaları değil midir bu kadınları bu kadar düşsel ve şiirsel yapan?
Erkeklerin adları ise Celal’dir, Behlül’dür, Ferit’tir, Azmi’dir. Bu erkekler aşklarını bayati araban bir şarkı meşk ederek ifade etmeyi severler. Sevdikleri kadına hiçbir zaman veremedikleri bir yasemini, cildi yıpranmış bir kitabın sararmış sayfaları arasında yıllarca muhafaza ederler. Taptıkları mukaddes kadına bir söz gelmesin diye terk-i diyar edip kendilerini memleketin ot bitmez çorak bölgelerinde yaşamaya mahkûm ederler. Karacaahmet mezarlığında veremden ölen sevgilileri için yıllar yılı ağıt yakar ve asla yeni bir izdivaca kalkışmazlar. Kaderin çapraşık yollarında sevmedikleri bir kadınla hayatlarını birleştirmek zorunda kalmışlarsa, kocalık ve babalık görevlerini asla ihmal etmezler ama kalplerinin en ücra köşesinde gizledikleri yasak aşkı da geçmişlerine gömmezler. Bazıları zaman zaman şehvetin boyunduruğuna girip olmadık davranışlarda bulunsalar da, o kutsal aşk hayatın bir anında onları tekrar doğru yola çeker. Hayatın içinde erkeği erkek yapan belki de karşılıksız bir sevdaya düşmesidir. Sahip olduğu o saf ve temiz duyguların sevdiği kadın tarafından fark edilmemesi ve bu acıya katlanmak zorunda kalışı onu olgunlaştırır.
Romanların karakterleri, tutkulu aşktan derin umutsuzluğa kadar uzanan kuvvetli duygular yaşarlar. Bu duygusal yoğunluk, hikâyeyi sayfalar boyunca ileriye taşır. Kadın ve erkeklerin içsel mücadelelerinin yanı sıra yanlış anlaşılmalar, çevrenin baskısı, daha geniş bir çerçevede savaş ya da toplumsal olaylar trajik yapıya önemli katkıda bulunur. Hikâyenin her aşamasında ortaya çıkan duygusal dalgalanmalar, okuyucuları aşkın zirvelerine ve kederin derinliklerine çekerek onları etkiler. Tutku, kıskançlık ve umutsuzluk gibi yoğun duygular canlı bir şekilde tasvir edilir.
Romanların itici gücü, ya da hikâyenin düğüm noktasını bir felaketin olma beklentisidir. Tüketilen her sayfa da şekillenen felaket hissi okurun beklentisini arttırır. Felaketin her aşamasında karakterlerin ortaya koyduğu insani tepkiler ise duygusal etkiyi güçlendirir. Okuru da kelime kelime kurulan, cümlelerle örülen farklı bir dünyaya doğru peşinden sürükler.
Gelişigüzel çevirdiğin sayfalardan fırlayıp çıkan isimler ve sen okur artık dramatik bir öykünün içine girmenin eşiğindesin. Yağmurun hafifçe çiselediği bir günde, çay ya da kahvenin yanı sıra bir de mendil almalısın ki hikâyeye uyum sağlayabilesin. Şimdi hazırsan… İlk sayfayı açabilirsin.
İlk sayfalar çoğu zaman bir mekâna açılır. Ya mezarlıktır, ya içinde hüzün bulutları gezen bir evdir. Ya da yıpranmış bir köşkün bakımsız ama asude bahçesidir. Kitabın duygu yüklü atmosferi daha ilk sayfada kendini belli eder. Duygusal doz pek çok şeyin habercisidir. Istırap dolu yaşamlar, her zaman iffetli ama bazen düşmüş talihsiz kadınlar, yok sayılan günahkâr bedenler… Roman dediğin yazarın muhayyilesinden ortaya çıkıp satırların arasından yükselen bir raksı yansıtan hayallerdir. Geçmiş zaman aşk romanlarının müptelası olan okur, sakın ola ki o hayallere sen de kapılıp umarsız bir aşka düşmeyesin. Elem ve kedere boğulup seni bu hallere düşürenlere beddua etmeyesin. Baştan uyarayım da günah benden gitsin.
Bu kitaplarda aşk kendisi için soyutlanmış, yalıtılmış bir mekân kurar. Buraya dışarıdaki sıradan hayatın duyguları ve sözcükleri giremez. Dert etme… Aşkı anlamak ve hissetmek için bilinmesi gereken tüm malumatı romancı sana verir. Böylelikle hikâyenin her sıçrama noktasında aşk, mekânını sanki dış dünya yokmuş gibi bakir düşünceler ve sözcüklerle senin zihninde yeniden kurar. Canlı hayatın kıyısında köşesinde ilişkiler, sözcükler boşluğa doğru akıp gider ama bilesin ki aşk yalnızca kendi anlam dünyasında yaşayabilir. Onu o dünyaya ait olanlar anlar.
Metinde mekânların dönüşümleri sıkı sıkıya duygulara düğümlenmiştir. “Gülüşlerle yaldızlanan bir gece aniden karanlık bir uçuruma dönüverir”. Ya da “sevgilinin kolları tüm kötülüklerden arınmış güven verici bir sığınak” olmuştur. Kapalı mekânlarda kaçamak bir halde yaşanan aşk, ancak açık alanların kuytu köşelerinde yükselen fısıltılarla söze dökülebilir. Her zaman buruk bir ayrılık tadını bünyesinde taşır mekân. Ya araya devasa mesafeler girmiştir, ayrı düşülmüş heyecanla beklenmektedir vuslat saati. Ya da zihinsel olarak bir kopuş yaşanmaktadır. Bu durumda aşkın mekân duygusu bir kırılma yaşar. Her beş on sayfada aynı soru dillerde billurlaşır; “Birbirimize kavuşabilecek miyiz?”. Aşk, kendi dünyasını bütünleyerek hayatın tüm kırgınlıklarını bertaraf edebilecek midir? İmdi; daha hikâyenin başlarında olan okur; anladığın gibi bir aşkın derinliğini sorular belirler. Aşka dair sorulan her soru sevdayı koyulaştırır, sevdalıları gereken kıvama getirir.
Evvel zaman aşk romanları ezeli ve ebedi aşkların bu dünyadaki anlatısını oluştururlar. Vücutlar bu dünyadan ötekine geçer, nesneler yok olur, ilişkiler sona erer ama aşk kendi kozmosu içinde biteviye sürer gider. Aşkın sahip olduğu uhrevi ve dünyevi âlem içinde; romanın kahramanları, okuyucular ve bizler kaderimizin bize çizdiği yol üzerinde yürürüz.
Kitabın üç beş sayfasını okuduktan sonra en can alıcı pasajlar ardı ardına dökülmeye başlar. Aşkın çerçevesini oluşturan bir bakış açısı okuruna bizatihi hayatın kendisini anlatır. Genel tasvir biçimleri, ruhun derinliklerini ve kıvrımlarını anlatan detaylara dönüşür. “Uzak ve solgun dağlara sonbaharın sislerinin çöktüğü, yaprakların sararıp yavaş yavaş döküldüğü zamanlar ruhum garip bir melal altında ezilir ve ağlamak isterim”. Bu anlarda, çalınan ut inler, mızrap teller üzerinde titreyerek bir gelgite kapılır.
Yazar metnin aracılığı ile dışarıdaki maddi dünyayı önemsemeden maddeden tamamı ile kopmuş bir ruhun gizlerle dolu vadilerinden okuyucusuna romanslar fısıldar. Okur da sayfalardan taşıp kendisine ulaşan bu hüznü yüreğinin derinliklerinde hisseder. “Udu ve mızrabı ayaklarının dibine düşer, gizlemek istediği bir damla gözyaşını silmek için mendilini yüzüne yaklaştırdığı sırada sert ve kesik bir öksürük göğsünü yırtarcasına gelirdi. Bundan sonra derin bir mecalsizlik içinde dalgın ve bitkin kalırdı.” Ölüm… Ama asla alelade, anlamdan yoksun bir son değil. Istırap ve ardından gelen ölüm hayatın ta kendisidir. Ölüm aşkın son durağıdır. O güne dek gizli kalmış nice itirafla halellenir. “Ben üç gün daha yaşayabilecek miyim? Gözlerimden yaşlar akıyor… Vücudum yanıyor… Gel, gel Kenan. Seni son bir defa daha bu hummalı kollarımın arasında sıkayım… Dudaklarımdan aldığın ilk buseyi, son bir kanlı buse ile tamamla… O zaman belki seni affederim… Fakat şimdi asla, asla.” Dile getirilen ruhun değil fani olan vücudun tükenmesidir. Ruh hiçbir zaman yitip gitmez, içinde var olduğu aşkı terk etmez. Beden ölür, böylelikle şehvet reddedilir ama aşk, sadakat ve iffet aracılığı ile kutsanır.
Hikâyeler melankoliktir. Köşkler, taflanlı bahçeler, rüzgârın yapraklar arasından fısıldadığı korular, umutları tüketmiş bir sonbahar, uzayıp giden bekleyişler, dalgın bakışlar ayrıntılı bir melankoli haritası oluşturur. Duyguları örselenmiş âşıklar zamanın ve olayların akışına karşı ancak hüzünlü bir duruşla karşı koyabilirler. Okura ise metnin içinde, satır aralarında damıtılmış olarak duran hüzün demetlerini tek tek toplamak kalır.
Eski zamanın aşk romanlarında vücuda gelen trajik romantizm, aşkı ve zorluğu birleştiren, duygusal derinlik ve dramatik anlatımla okurunu duygusal olarak derinden etkileyen büyüleyici bir deneyimdir. Trajik bir sonun kaçınılmazlığı, hikâye sona erdikten çok sonra bile okurlarının zihinlerinde yer eden unutulması zor bir anlatı oluşturur. Bu romanlarda derin bir aşka düşen ancak kalp kırıcı sonuçlara yol açan, aşılmaz engellerle karşılaşan ve bu duygusal hezeyanlarla baş etmeye çalışan insanlar yer alır. Her şey aşka ve sevgiliye ait bir dünyada olup biter. Sevgili yoksa o dünyada mevcut değildir. Okur onları okumayı bırakınca sanki içinde yaşadığımız masumiyet çağı da onlarla birlikte bizlerden uzaklaşmış gibidir. Romanlar, aşkı da yanlarına alıp ışıltısını yitirmiş olan bu dünyayı terk etmişlerdir. Ne diyelim. Romantizmi, aşkı ve o dünyayı yok edenlerin vebali boynuna olsun, Allah’ından bulsunlar. İşte böyle sayın okuyucu; bedduamızı da ettik, rahatladık. Şimdi ikinci bölüme geçebiliriz.
AŞKIN HALLERİ
Gözlerine aşk perdesi inmiş erkek okuyucum. Sana mahrem suallerim var. Dest-i izdivacına talip olduğun kadın ile sevdanın derin kuyularına düşmeyi arzuladığın kadın aynı mıdır? Özlemini çektiğin, mahdum ve kerimelerle süslenmiş bir hayat mıdır istediğin? Aile mefhumuna uygun bir mizaca sahip misin? Yoksa hala yalnızlığın ve umarsız aşkların hasadını mı yapmaktasın? Bilesin ki sana öğretilen mutlu olmanı sağlayacak bir ideal aşkın sonu ailedir. “Onlar ermiş muradına” cümlesinin ardı; aile saadeti, mutlu bir yuva, güzel çocuklar ve ne yazık ki tutkularını yitirmiş uzun bir hayattır. Amma velakin eski zamanın aşk romanlarında böyle masallara yer yoktur.
Rabıtalı bir ailede yetişmiş munis bir tabiata sahip olan genç kız mutlaka yanlış bir adamla evlenir. Mazbut bir hayatın içinden gelen iradesi güçlü bir erkek bir takım vehimler sonucu öteki kadının izdivacına talip olmak durumunda kalır. Kaderin cilvesi herhangi bir mekânda ve zamanda onları bir araya getirmişse aralarında umarsız bir aşk doğar. Böylece aynı zincire bağlanmış iki aşk mahkûmu zayi olmuş bir hayatın acısı ve gelecek zamana yüklenmiş umutların varlığıyla birbirlerine kalben yakın ama cismen çok uzaklarda yaşamak zorunda kalırlar. Kitabımızın ilk sayfasından son sayfasına varıncaya dek o mutlu son beklenilir. Ama oraya uzanan yolu okur hikâyenin içinde bulamaz. Böylece ideal aşkın öngördüğü “mutlu aile” şablonu da hiçbir vakit ortaya çıkmaz. Ama kitabı kütüphanesinin tozlu bir rafında unutulmaya bırakmış vefasız okur; sen umutlanmaya devam et. Hayatın ne göstereceği belli olmaz.
Bu romanların kıssadan hisse bölümünün söylediği şudur: Sevenlerin bu dünyada kavuşmaları mümkün değildir. Ecel onları ayırdıktan sonra ancak ahirette buluşabilirler. Büyük ihtimalle ahretin âşıkların buluşma bölümüne çocukları da almazlar. Bu dünyada ulaşılamayan mutlu sona ahirette de ulaşılamayacağı tahmin edilebilir. Kısacası mutlu aile yoktur bu romanlarda. Ama aile düzeni her zaman temel bir karakter olarak orada durur.. Tabi bu düzeni kurmanın kuralları da mevcuttur. Kıssadan hisseleriyle ve ahlak dersleriyle dolu olan romanlarımız bu konularda her türlü bilgiye haizdir.
Aile kurulacak kadın; tertemiz, bedenen ve zihnen el değmemiş bir halde erkeğine gelecek olan kadındır. Hayatın tüm anlamını kendini hasrettiği erkeğin yanında keşfeden, ona çocuklar doğuran ve sonuna kadar kadınlık vazifesinin tüm icaplarını yerine getiren bir kadınla aile kurulabilir. Önceleri baba, sonraları koca; dış dünya ile kadın arasında bir tampon görevi üstlenir. Kadın önünde uzanan hayatı kocam diyeceği erkekten öğrenmeli, içinde her zaman taşıdığı bir yetersizlik duygusu ile onun yol göstericiliğini benimsemelidir. Erkek güç ve cesaret ve akıl bakımından tabi ki üstün olmalıdır ama kadın erkeğin ona bağlanmasını sağlayacak olan itaatkarlığı ve sınırsız fedakarlığı ile erkeğe üstün olmalıdır. Işıkla gölgeyi loş ve sıcak bir derinlikte helmelendiren evlenilecek kadın budur. Anlayışlı bir ruh durumuna sahiptir. Onun ruhunda, aklın ötesine uzanan, seziş anlarının parlayıp sönen şimşek aydınlığı vardır. Sevgili Kadın okur; romanlardan edineceğin ilk intiba seni hayretlere gark etmesin. Az biraz sabret, hele hikayenin içine bir gir, duygular denizinde yelken aç, sevdanın kanatlarında gökyüzüne yüksel ve aşk ateşinde yan. Anlayacaksın o zaman kadın olmanın ne demek olduğunu.
İçinde yaşadığı toplumun ahlaki atmosferine uygun bir biçimde yazan muharrire göre; doğa kadına utanç ya da tevazu adı verilen bir duygu bahşetmiştir. Bu duygu kadının kendi kusurlarıyla ilgili bilincinden, aşırılıklarını budayan bir kendini bilme duygusundan kaynaklanan kadınca bir ölçülülüktür. Romanların kadın karakterleri, doğanın bu armağanı sayesinde şehevi duygularını göstermekten kaçınıp, hafif meşrep tavırlardan uzak dururlar. İyi bir aşk romanının kadını, bir erkeği mesut edecek her türlü faideli bilgi ile donatılmış, kocasına hayranlık duyan, vefakar, sadık bir eş olmalıdır. Bir kadının görevleriyle ilgili sezgisel olarak bildiği(çamaşır yıkamak, çocuk bakmak vs.) bilginin ötesinde ihtiyaç duyduğu tek bilgi, çocuklarıyla ve öncelikle kocasıyla ilgili olanı bilmektir. Unutulmaması gereken bir başka ayrıntı kadının erkeğine vermesi gereken çocukların varlığına duyulan özlemdir. Kutsal analık kadınların da benimsediği bir imge olmuştur. Tarihin bir yerlerinde erkeklere üstün olduklarını vehmettikleri bir dönemin olmasının verdiği hazzın dışında erkekler karşısında kadınların edinebildikleri en yüksek statüdür bu. Kutsal ana çocukları için ölüm dahil her türlü fedakarlığa hazırdır. Romanlarımızın çilekeş kadınları, çocukları uğruna aldatılmayı, aşağılanmayı ve hatta sefih bir hayata sürüklenmeyi göze alır. İşte romanlarımızın evlenilecek ideal kadını budur.
Hikâyenin her zaman bir de öteki kadını vardır. Aile mefhumu olmayan, duygularını açıkça sergileyen davranışlarını serbest bırakan bir öteki kadın. Zayi olmuş bir hayatın pişman kadınlarıdır onlar. Feleğin çemberinden geçmiş, karanlık bir geçmişi olan bu kadınlarla evlenilmez. Bunlar iffetsiz, kifayetsiz ve elbette günahkârdırlar. Onlar bir çiçek gibi yakada taşınır, solup gidince fırlatılır atılır.
Sevgili okur. Romanlarımızda mevcut, hikâyelerimizde yaşayan evliliğe uygun bulunan kadının mizacını sana ariz amik tarif ettik. Eksik yönlerimiz kaldıysa kusur bizde değil, kadınların zaman içinde değişmesindendir. Zaman değişir, kadın değişir ama bir erkek asla değişmez. Şimdi sıra roman kahramanı bir erkeğin izdivaca uygun olup olmadığını tahlile geldi.
Evlilik için makbul olan erkek idealist olmalı, toplumun hoş görmediği davranışlardan uzak durmalıdır. Saadet dolu bir yaşantı kurmak, çevresine faydalı, büyüklerine itaatkâr, zevcesine ve çocuklarına sevgi dolu olmalıdır. Mazbut bir yaşantı arayan erkeğin ideali elbette bir aile kurmaktır. Çünkü bir erkek için aile; dış dünyada mevcut olan bilumum musibetten uzak, evine, yuvasına ulaştığında her türlü derdinden halas olabileceği, hayatına anlam veren yerdir. Bu ideali gerçekleştirmenin yolu da elbette aile büyüklerinin gerekli şartlara haiz olan bir genç kız bulduğunda onunla evlenmesidir. Hayatta olduğu gibi romanlarımızda da tüm ideal yapılar mantık üzerinden kurulur.
Ama erkeğin de her ne kadar göstermekten hazzetmese de evlilik hayatında zaman zaman mantıksallıktan uzak duygusal hezeyanlara düştüğü olur. Zihninde beliren rahatsız edici sesler, bedeninde hissettiği güçlü arzular ve kalbine gömdüğü duygular ne denli bastırmaya çalışsa da kurtuluşu yoktur. İşte aşk romanlarının erkeği bu içsel çatışmadan mustariptir. Bir yanıyla duygularına, dürtülerine yenik düşen bir erkek, öte yanıyla, evlilik yaşantısının ve içselleştirdiği ahlaki değer yargılarının bilincinde olan bir erkek. Muharrirlerimize göre bedenin arzu ettiği aşk ve ihtiras nihayetinde insana ait olan duygulardır. Fakat diğer tarafta evlilik, sadakat, aile, dürüstlük gibi değerler de insan olabilmenin insanca yaşayabilmenin ilkeleridir.
Evli bir erkeğin mantığıyla kalbi çatışmaya başladığında ne olur? Romanlarımızın akışında erkeğin önünde iki yol açılır. Birincisinde tutkularına ve duygularına esir olup hovardalığa, öteki kadının kurduğu ağa doğru sürüklenir. Diğer yol ise bu duygularla dengesinin bozulduğunda mutlu aile yuvasına sığınmak ve zevcesinin aguşunda sakinleşerek şifa bulmaktır. İkinci yolu seçen erkekten roman kahramanı olmaz. Olsa olsa hikâyenin kenarında köşesinde yaşayan silik bir tipleme olur. Ana karakter yoldan çıkar. “birden esen bir ateşli rüzgâr ile kanı tutuşmuş, bütün asabı alevler içinde haris, mest, sarhoş bir cinnetin hummalarıyla iradesi meslup bir” erkeğe dönüşür. Erkeğin akıl ve duygudan oluşan ikili yapısı insan olmanın trajedisinin temelini oluşturur. İşte sayın okur roman dediğin önce bu temel üzerinde kurulur ardından düğüm üzerine düğüm atarak ilerler.
Hikâyenin tam bu noktasında erkeğin karşısına öteki kadın çıkar. Kirlenmiş hayatları olan, karanlık bir geçmişe sahip genellikle sosyetik kadınlardır bunlar. Şeytanlığı ve fettanlığı ile erkeğin gönlüne girer, mazbut hayatları yıkıma uğratır. Cinselliği görünür olan, evlilik dışı ilişkilere girebilecek cesarete sahip ve genellikle sarışın bir tipleme olarak Batı tarzı bir hayat üslubunu temsil ederler. Temiz aile erkeklerini ağına düşürerek hayatı onlara ve ailesine zindan etmek rolünü başarıyla üstlenirler. Romanlardan uyarlanan film versiyonlarında genellikle Suzan Avcı, Neriman Köksal, Lale Belkıs bu rolü başarıyla üstlenir.
Şehvetleri, kıskançlıkları, maddi menfaatlerini görünmez kılan bilumum entrikalarla mutlu bir aile yuvasını yıkmak için her yolu deneyen bu lanetli kadınlar kötücül ve küstah halleriyle okurun da nefretini kazanmakta gecikmezler. Romanın okuru öteki kadında ne denli nefret ederse hikâyenin duygusal etkisi ve elbette yayıncının nezdinde başarısı o denli artmaktadır.
Olaylar önlenmesi mümkün olmayan bir biçimde akmaya başlar. Bu durumda mutlu aile yapısında ince çatlaklar baş gösterir. Kadının gösterdiği tüm anlayış, ihtimam ve şefkat, öteki kadına karşı hissettiği aşktan gözü dönmüş erkeğin aralarında ördüğü duvara toslar. Gösterilen sevgi yakınlık, alaka karşı tarafa azap ve sıkıntı vermekten başka bir şeye yaramaz. Dışardan bakıldığında saadet dolu olduğu düşünülen bu evlilikte erkek ve kadının iç dünyasına girildiğinde, oranın pişmanlık, kaygı ve korku dolu olduğunu görülür. Sayın okur; okuduklarını hasta bir muhayyilenin hayalleri sanmayasın sakın. Muharririn aktardığı her bir olay hayat-ı hakikiyemizden alınma bir parça olup, mesut görünen aileler de bile görülebilen durumlardır.
Sevmek ve sevilmek daha doğrusu sahip olunmak arzusunun iç içe girdiği bir ruh durumunda olan kadın için ilişkiler son derece karmaşıklaşır. Düzensiz bir doku vardır ortada. Mutlu yuva sarsıntıya girmiş, erkek ne idüğü belirsiz bir aşiftenin peşine takılmıştır. Bu durumda sevecek ve sahip olacak olanın varlığı bir kaygı durumu yaratır. Korkunun, kaygının kökeni ne kadın ne de ötekidir. İlişkinin ta kendisidir. Varsayımlarla yükünü almış bir aşk ilişkisi ikircikli bir düşünce biçimine evrilir. Bir süre sonrada kendini salt kaygıya bırakır. Terk edilme olasılığının yarattığı kaygıya. Sevginin derinliklerine sızan duygular zihni bulandırır. Kıskançlık, şüphe, beklentileri karşılayamama gibi duygular çatışır. Sinsice ilerleyen bir korku ilişkiye hâkim olur. Ardından gözyaşları sel olup akar, sinir buhranları, kıskançlık krizleri içinde kıvranılır. İlişkide hem sevgi vardır hem de ötekine ihtiyaç duyulur. Sevgi çoğu durumda ihtiyaca çarpıp ezilir. Aşkın kişilere ait olmayan saplantılı olgusudur bu.
Ailenin temel direği, romanın esas kadını, aile hayatına ait değerleri ayaklar altına alan, kocasına kancayı takmış, ihanetin ve kirli ilişkilerin ağına düşmüş öteki kadınları birer zavallı olarak görür. Kadının aldatıldığını hissettiğinde kavga etmeye tenezzül etmeden direnmesinin temelinde sabra dayalı uzun vadeli bu düşünce vardır. Erkeğin her zaman ait olduğu yere, mutlu aile yuvasına döneceğine dair olan ümit kadının bu durum karşısında çıldırmasına engel olur. Yoldan çıkmak erkeğin fıtratına uygundur. Bu yüzden bir erkek karısını aldattığında sadece çapkınlık yapmış olur. Evine, yuvasına, ailesine döndüğünde ise geçmişin üzerine bir sünger çekilir ve hayat kaldığı yerden devam eder. Ancaak kadın erkeği aldatırsa bu bir namus meselesine dönüşür ve…Gerisini sen tahmin ediyorsundur zaten sevgili okur.. Her ne kadar aklımız mantığımız buna karşı çıksa da hayatta ve romanlarımızda olan budur. Çünkü kader tarih boyunca ağlarını hep böyle örmüştür. Gelenek, toplumun düzeni bu kıssadan hisseyi muharrir aracılığıyla okura iletir.
Eski zaman aşk romanlarında her türlü kadın ve erkek vardır. Ama mutlu aşk yoktur der okuyucusuna muharrirlerimiz. Ama bunu Baudelaire’de, Aragon’da söyler. Demek ki sadece bizim aşk romanı müptelası okurumuz değil dünyadaki tüm aşk romanı okurları da aynı kafa yapısına sahiptir. Bu yüzden dünyanın her köşesinde her daim evlenilir, çocuk sahibi olunur, bir aile kurulur. Ama hep yanlış kişilerle.


Yorum bırakın