Eski zamanın aşk romanları, kendini güneşe uyduran bir saatin kullanıldığı, akşam ezanı başladı mı saatlerin on ikiye ayar edildiği alaturka saatlerden alafranga zamanı gösteren saatlerin kullanılmaya başlandığı farklı bir dünyaya açılan bir kapıyı aralar. Hikâyelerde yaşam bulan hayatlar, nesneler adeta farklı dünyaların ortasındaki boşlukta maziden atiye bir köprü oluşturur.. Yüzlerce yıllık bir geleneğin içinden çıkıp gelen insanlar Doğu dünyasının pencerelerinden Batı dünyasının uzaktan görünen ufuklarına bakarlar.
Salondaki dededen yadigâr mineli murassa saatin gösteren boğuk çınlamaları sabahın altısı olduğunu haber verdiğinde fecrin kızıllığı yeni bir günün habercisi olur. Doğrudan doğruya zamanın geçmesinden çıkan bu hüzünlü ses, geçmişe ait neşeli seslerin terk etmiş bulunduğu ıssız sofaları kendi başına dolaşır, geçmişten gelen bir hıçkırık kadar gamla yüklü olur. Hiç bitmeyecekmiş gibi duran, hummalı sayıklamalarla geçirilmiş bir gece daha nihayete erer. Belki de pencerenin camlarını ıslatan hüzünlü bir yağmur da ruha çöreklenen kasveti arttırmaktadır. Sanki her şey, bütün yaşananlar, hatıralar, bir ömre anlamsızca dağılmış ayrıntılar, kadere yön vermiş rastlantılar, hüzünlü yaşantılar, ruhu tüketen birikmişler, alaca karanlık bir perdenin ardından seyredilen geçmiş zaman, zihnin derinliklerinde belirsizleştikçe, ıssızlık, isimsiz bir boşluk, bir ruh çoraklığı öne çıkar. Eski zamanın sevda romanlarına hayat veren, hayatın, romanda yaşayan karakterlerin ruh durumlarını yansıtan bu atmosferdir.
Popüler aşk romanlarında geçen zamandan ziyade mevsimler önemlidir. Mevsimler geçer, zaman değişir ama aşk her zaman sonbaharın hüznünü taşır. Kış ayrılığın tüm acısını içinde barındırır. Âşıkların arasında soğuk rüzgârlar eser. Ya âşıklar bir araya gelemez, gelenlerse geride aldatılan bir eş, terk edilen bir yuva bırakmıştır. Bahar gelince ölmeye durmuş olan aşk yeniden hayat bulur. Tarifsiz helecanlar, rastlantısal gibi görünen planlı karşılaşmalar, gizli bakışmalar yürekleri yerinden oynatır. Tutkuyla kavrulan bedenlerin utangaç sözcüklerin ardına gizlendiği aşkların mevsimidir yaz. Kuytu bir köşede çalınan minik bir buse yazın tüm alevini bedenlerden alıp hislerin girdabına sürükler:
Sonbahar sonsuz melankoliyi, yaprak dökümünü, uzaklarda olup beklenen ama haberi bir türlü gelmeyen sevgilileri anımsatır. Puslu bir yağmur havasında, dökülen yapraklarda yalnızlık büyür. Aşk, sevgilinin içinde bulunduğu gitgide uzaklaşan bir trenin dumanları arasında kaybolup gider. Romancılarımız sonbaharı severler. Uzun uzun detaylı tasvirlere konu ederler onu. Ya hayatın son baharına gelinmiş; geçmişte kaçırılmış fırsatlar, ölüme uzanan bir gelecekte olacak olanlar sisli bir aynada tekrar ve tekrar izlenmektedir. Ya da beklemek ve gündelik küçük şeylerden teselli bularak yaşamak ve elbette olmakta olan her şeye sabırla katlanmak.
Kalplerde zehirli çiçekler gibi büyütülen, ağrılı, sancılı gecelerin, ıstırap dolu uyanışların gözyaşlarıyla sulanan bir sabır. Uzak mekânlarda kaybolmuş, ulaşılamayan, siması anımsandıkça hasretlere gark olunan bir sevgiliye duyulan ihtiyaç. Ve yüreğin en ücra köşesine gizlenmiş dile getirilemeyen beklentiler, umutlar. Romancının sonbahar tablosunun renklerini, gölgelerini, figürlerini bunlar oluşturur. Sarı ve kahverengi egemen renklerdir ve hepsi hüzünle karıştırılmıştır.
Sonra kış gelir. Soğuk ve yalnızlıkla dolu boş odalar, ıssız bahçeler, kömür dumanıyla tütsülenmiş sokaklar aşkı yerle yeksan eder. Bir yıkım fırtınası eser gönüllerde. Ruhlar üşür, başkalarıyla izdivaç zorunluluğu ortaya çıkar. Aşksız birlikteliklerde hayatlar bir mum gibi tükenir. Sevgilinin imgesi bile kara bulutların ardında kaybolur. Buhranlı geceler birbirini izler ve sonunda romanın kahramanlarından biri mutlaka verem olur. Bahçelere yayılmış karın beyazlığındaki mendillere gizli gizli kan tükürülür. Ateşin karşısında gözlerini alevlere dikip derin düşüncelere dalındığında nedense akla hep ölüm gelir. Ölüm, bekleyiş ve acı tarihte mevcut tüm aşk hikâyelerinin değişmez sacayağı değil midir? Ölüm kışla içiçedir. Sonbaharda acı çekilir ama kış zamanı mutlaka ölünür.
Kış tasvirlerinde uzun monologlar yer alır. Romancı kışın karakterler üzerinde yarattığı baskıyı iç monologlar aracılığıyla okuruna iletir. Kış gecelerinin uzunluğu kişiler arası iletişimi azaltır, içe dönüşleri, ölüm duygusuna teslimiyetin yarattığı edilgenliği ve kadere gösterilen uyumu arttırır. Karamsarlık diyalog arzusunu kırar. Her monoloğun son parçası bir biçimde intihar, ölüm düşüncesine saplanır. Karanlık, soğuk günlerde gramofona takılıp kalan bir kırık plak gibi her şeyin sonuna ulaşmak düşüncesi zihinlerde döner durur. Aşk ya da hayat hiç fark etmez. Ya bitmeli ya da sonunda bahar gelmelidir. Kış mevsimi aşkı derinleştirir, Acı, bekleyiş ve ölüm duygusu, yüzeysel olanı köklendirir, derinlere yerleştirir.
Baharın geldiği şeftali, badem ağaçlarının çiçek açmasından anlaşılmaz. Zihinlere düşen küçük bir umutla önce yürekler havalanır, sonra bir kuşun kanatlarında gelen bir haberle helecanlara boğulur. Nedense bir sabah siyah elbise yerine, canlı, renkli, üzerinde fistolar bulunan bir elbise seçilir. Asi, yerinde duramayan bir bukle saç tatlı bir sitemkârlıkla yoluna getirilir. Aynanın karşısında bu ben miyim sorusu defalarca kışın etkisiyle parlaklığını yitirmiş gözlere, morumtırak gözaltlarına, giysinin dışında kalan sararmış bir cilde bakarak sorulur. Kışın bitimi gönüllerde çocukluğun çiçek açmış neşesini canlandırır. Yüze yayılan pembelikten biraz utanılır. Bahar ince hastalığa yakalanmışların bile yanaklarına renk verir.” Acaba bu menhus illetten halas olabilecek miyim?” Umudu uzaklarda bir yerlerde belirir. Günlerin uzaması, güneşin parlamaya başlaması kışın karanlığını ve gönüllerin karamsarlığını def eder ve pencerenin önünde bir saka kuşu gamsız gamsız şakımaya başlar.
Uzun kış gecelerini azap içinde geçiren erkek, kaderin onu sevk ettiği çıkmaz sokakların ardında yeni çıkışlar aramaya koyulur. Belki de yazılması artık elzem olan bir mektupla her şey normal güzergâhına dönecektir. Umut, kendine gidilecek yeni yollar bulur. Yavaş yavaş silkinir ve sonunda kışın karanlığına feveran edip ayağa dikilir. “ Canım, cananım, ruhumun nadide çiçeği… Diye başlayan bir mektup kaleme alınmaya başlanır. Süslü cümleler arasından tek bir kelime beğenilmez. İnci tanesi misali özenilerek kâğıda geçirilmiş tüm duygular yetersiz kalır. Yırtılıp atılır, yüzlerce defa yeniden yazılır. Mektubun her kelimesinin bir gül goncası olup açması, her satırının bir kuş olup şakıması arzulanır. Ya yanlış anlaşılırsa şüphesi ardı ardına eklenen sigaraların dumanı içinde katman katman birikir, binlerce cevapsız soruya neden olur. Yazılan mektup ulaşması gereken yere ulaştığında ve pencerenin birinde gülümseyen bir yüz göründüğünde kışın gönüller üzerindeki ağırlığı kalkmış, bahar gelmiştir.
İlk kıpırdanışların vakti geçip de kıvılcımlar alevlendiğinde aşk gene canlanır, gelir yüreklerin orta yerine çöreklenir. Gül açmış âşıkla maşukun birbirine dolanmış elleri arasında durmaktadır. Ama bilinir ki gülün dikeni de vardır. Koklanmak istediğinde dikeni batan gül, âşıkları cinnet noktasına taşır. Her türlü saadet, melanet, acı ve ihanet şüphesi ortalığı toza dumana katar. Hem başlangıçların hem de fırtınalı iniş çıkışların mevsimidir ilkbahar.
Yaz bastırılmış bir cinselliğin uzaktan duyulan çağrısıdır. Aşkın ateşi vücutları kızıştırır. Ama ne dünyanın nizamı, ne romanın kurgusu buna uygun değildir. Açık bir cinsellik vurgusu hafif meşrep kadınlar, uçarı beyzadeler için mümkündür. İlahi aşkın tarafları için böyle bir arzunun mümkünatı olamaz. Gönüllerin ardından bedenlerin kavuşması için vakit çok geçtir. Ya da henüz çok erkendir. Tensel aşkı konu ederken bir itiraf düzlemine sığınır muharrir. Kadın ancak ölüm döşeğindeyse bir geçmiş zaman kipiyle seslenmeye cesaret edebilir sevdiği erkeğe. “ Kollarının arasında kırılıp, parçalanmaya ihtiyacım vardı… Beni zorla almalıydın… Beni zorla esir etmeliydin kendine… Ne aptalmışız yarabbi…” Uzaklarda kalmış, artık gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayalin ateşiyle yanıp tutuşur âşıklar. Yaz mevsiminin uzun sıcak günleri asla düşünülmemesi, hissedilmemesi gereken duyguları açığa çıkarır. Satır aralarında cinsel arzu, pişmanlıklar içinde haykırarak kendisine bir çıkış yolu arar.
Yaz gönüllerin havalandığı, arzuların farklı zeminlerde kendine zemin aradığı mevsimdir. Issız bahçelerde ya da Boğaziçi’nde bir kayıkta şuh kahkahalar yükseldikçe aşk kavga mevsimine girmiştir. Ateş yayılır, bulaşıcı ve açgözlüdür. Kavganın yarattığı ateşin hızı, acımasızlığı sınır tanımaz. O güne değin biriktirilen aşka dair tüm güzel hisleri alevler yalayıp yutar. Aniden ilişkinin bir yerinde önce bir kıvılcımla başlar, ardından için için yanan bir kıskançlık ateşine dönüşür. Vücutları kızıştıran yaz sıcağı, zihinlere ihanet düşüncesinin tohumlarını eker. Uzun günlere yayılan düşünceler akla gelmez saplantılara dönüşür. Onun hissettiklerini o da hissediyorsa, ya tahammülü imkânsız olan bu arzuyu kuvveden fiile çıkarırsa? Kötü kadınlar, zalim, pervasız erkeklerin olduğu bir dünyada aşk ne kadar güvenilirdir? Ya sahip olunan uhrevi duyguları alt üst eden bedenin istekleri ihanete yol açarsa…
Yaz günlerinde ihanet edilme şüphesi aşıkları yeise düşürür, intikam yeminleri edilir, planlar yapılır… Planlar bozulur. Aşk ayağa kalkmış ama dünyada mevcut olan tüm duyguları da ayaklandırmıştır. Ortaya çıkan karmaşanın şiddetinden hem ürkülür hem de bu duygusal yoğunluk aşkın derinliğini belirler. Duyguları bastırmak ve mazoşizm aşkın vazgeçilmez boyutudur. Sabredilir, menfi duygular içe atılır ama bir zaman sonra yangın patlak verdiğinde kimse şaşırmaz. Anlığı etkileyicidir ve âşıklar devamlı bunun nedenleri üzerinde kafa yorarlar, birbirlerini suçlarlar, ardından minik itiraflar birbirini izler ve muhabbetin bir aşamasında masumiyet üzerinde uzlaşılır ve ateş söndürülür. Ama derinlerde bir yerde köz olarak hep kalır.
Sayfalar birer bire öte yana devrildikçe, mevsimler gelir geçer, yapraklar dökülür, fırtınalar dalları kırar, çiçekler tomurcuklanır ve tüm tabiat meyveye durur. Ayrılıklar, felaketler, kavuşmalar birbirini izler. Soğuk algınlıkları zatürreye, kuru öksürükler vereme dönüşür. Ölüm özlenir olur, ıstırap aşkın öznesi haline gelir. Vuslat hep başka baharlara kalır. Fonda hep aşk ama hep aşk vardır. Her şey aşkın özne üzerinde yarattığı durumlar üzerine bir kurmacadır. Bunu okuyucu da muharrir de bilir. Ama yazılanların zihinde yarattığı etki sonucu AŞK hiçbir kurmacaya, kategoriye sığmaz bir halde mevcuttur. Sonuçta roman aracılığıyla farklı yollarla da olsa aşka her zaman hakkı teslim edilir.
Her mevsim aşkın değişik bir yüzünü bizlere hikâye eder. Duygular, tutkular, arzular her biri bir renk olup yazarın fırçasıyla mevsimler tablosunda yerini alır. Bu tabloyu karşıdan seyretmekle yetinen ey kari, eğer bir miktar hayal gücüne sahipsen sen de aşkın muhayyilelerde yarattığı mevsimsel tesirlere uzak kalamazsın. Mevsimlerin ne farkı var, romantik düşünceler benden uzak olsun diyemezsin. Çünkü aşk, okuduğun romanın hayal dünyası içinde her şeye kadirdir. Bunu bilesin.
Aşkın musikisi
Muharrir okuyucusuna bazen şöyle seslenir; Ey kari vasıl olduğumuz bu noktada beni terk edip, yaşadığın soğuk ve ıssız dünyana geri mi döneceksin? Neredeyse serencamın sonuna gelmek üzereyiz. İlk sayfalardan itibaren bu aşkı birlikte kurmadık mı? Sevdalı ruhların en derin kıvrımlarına takılıp arkalarından gözyaşı döktüğümüz bu şahıslar sen ve ben değil miyiz? Aşkın kurmacasından öteye, içine sığınılabilecek bir dünya tasavvur edebilecek ve onu oluşturan kuru lakırdıların peşine düşebilecek misin? Sevgili okurum sözler artık seni etkilemiyorsa bir an gözlerini kapat ve müziği dinle. Şarkının sözleri ile mest ol.
Musiki hem romanların dünyasında hem de içinde yaşadığımız bu topraklarda iki farklı kültürü, düşünüş biçimini, yaşam farklarını birbirinden ayıran bir sınır çizgisidir. Çizginin bir yanında yozlaşan, maddileşen, kabına sığmayan garba ait bir hayatı yaşamak arzusu, öte yanında manevi derinliklerden gelen, yüzlerce yıldır değişmeyen geleneklerden kaynaklanan: olgun, sabırlı ama şarkın durağanlığına sığınan bir hayat vardır. Müzik farklı geleneklere sahip icra biçimleri, sazları ve teknikleriyle yaşam biçimleri arasında bir sınır olgusu olarak ortaya çıkar. Romanların ana teması kozasından çıkıp uçmaya çalışan kadın ve erkekler ile kanatları kırılıp geriye dönmek zorunda kalanların arasında ortaya çıkan ruhsal durumlardır. Zıt yaşam biçimlerinin vücuda getirdiği duygular, tatmin edilmemiş arzular iç sarsıntılara neden olur, insanların ve hayatlarının muvazenesini bozar. Bu durum eski zamanın büyük aşk romanlarının bile çözemediği ve günümüzde dahi en mühim memleket sorunudur.
Ev içi müziği ve evin kültürel dokusunu belirleyen kadınların musiki tercihleri, yaşam tarzını, hissi ilişkileri, farklı roman karakterlerinin davranış biçimlerini belirler. Geçmişin bitip tükenmek bilmeyen sakinliği içinde yaşayan kadın, bu romanların yazıldığı tarihlerde artık evinin dışına çıkmıştır. Bir yanda kökleri şarkın mazisinde yer alırken, arzusu, beklentileri garbın yarattığı sert rüzgârlar altında ruhunda derin sarsıntılara yol açar. Asrileşme arzusu ile toplumun onu faziletli, içe dönük bir yaşam tarzına doğru zorlaması ruhunda onulmaz yaralar açar. Önünde uzanan hayatta geleceğin parlak vaatleri gözünü kamaştırır, ama toplumda temsilini sağlayan benlikte de bir kırılma söz konusudur. Bu romanlarda kadınlar şarkın atmosferinden, garbın yaşam biçimlerine doğru yol alırken, her şey toplumun gözleri önünde gerçekleşmektedir. Toplumun ağzından konuşan muharrir, geçmişin tiplemesini oluşturan kadın kahramanları alkışlayıp, arzuların yarattığı fırtınalarda düşüp yıkılanları, etekleri yere değenleri olumsuzlayıp alay konusu edecektir.
Erkekler bu romanlarda daha kesin çizgilerle resmedilmişlerdir. Geleneği temsil eden, garbın her türlü etkisine karşı olanlar ya birilerinin paşa babalarıdır ya da mahallenin intizamını gözetlemekle kendini görevlendirmiş bıçkın delikanlılardır. Kadınların açılıp saçılma isteklerine aracı olan, arzularını körükleyen, asri bir hayatın temsilcisi, giyimi, kuşamı ve seçimleri ile batılı bir erkek tiplemesi ise geleneksel olan her şeyi banal bulup karşı çıkar. Kulaklarında mütemadiyen çalan bir cazbant ile hafızalarına musallat olan bir fokstrot nağmesi eşliğinde Beyoğlu’nda eğlence arayışında olan erkeklerdir bunlar. Kadınlara benzer bir dönüşüm sancısını felsefi düzlemde ele alan ve içine düştükleri buhranlarına mütemadiyen çözüm arayan erkekler de bu romanlarda mevcuttur. Memleketin asrileşme sürecinin farkında olan ama geçmişle olan kültürel bağlarında değerini bilen ve bu bağların yitirilmemesi gerektiğini düşünen erkekler sürekli bir zihinsel ve ruhsal çatışma içinde debelenirler.
İşte tüm bu tantana içinde müzik romanın bir leitmotifi olarak orada durur. Müzik ayrımları belirginleştiren, romanın zemininde sürekli kendini hissettiren bir etkinlikle bizlere roman ve hayat hakkında çok şeyler anlatır.
Eski zaman aşk romanlarının derinlerinde âşık ile maşuk arasında sözlerle ifade edilemeyene müzik aracılık eder. Ayrılık ateşine düşüp harap olmuş gönüller bir an gelir ki bu aşkın gölgesinde işitilen birkaç nağme ile hembezm olurlar. Hisar buselik bir şarkı eşliğinde duygular kreşendo yapar. İnsanlar ve dış mekân silinir, gölgelere karışır. Ortada bir tek aşkın iç sesi olan müzik kalır. Nicedir söz olup yüreklerde boğulan sözcükler nihavent bir bahçede terennüm edilir. Yılların hüznüyle yüklü büyülü bir tambur göğsünden çıkarttığı bir hicaz taksimde vaktin hızla tükendiğini fısıldar. Bir ut karar kılar tahir buselikte. Mimozalar iç geçirir, esef edilir boşun harcanan yıllara. Bir kanun Itri’den Dede Efendi’ye oradan Hacı Arif Bey’e sıçrar. Mızrap bir alev olmuş, solgun yüzlerde nicedir utanması kalmamış bakışmaları ortaya çıkarır. Bir ferahnak makamında iyimserlikten kötümserliğe, saadetten çöküşe, masumiyetten şehvete kanat çırpılır. Ortaya çökmüş manalı sessizlikler çığlık çığlığa bir acemaşiran faslıyla yırtılır.
Bir yanlış anlama, bir kırıcı söz ve elbette şüphe; ruhu içten içe kemiren zihni bin bir parçaya bölen şüphe zifiri bir karanlığa iter ruhu. Kara bulutlar, sağnak yağmurlar acının hüzzam bir taksimini geçer. Elem denizinde kayan yıldızlar gibi bir bir kaybolur nihavent bir şarkının sözleri. Bir kemanın eşliğinde hüzün dokur nağmeler. Anlatır her aşığa tükenmekte olan bir aşkın varlığını, geçmek bilmeyen geceye yayılan bir piyano sesi .
kederden mi neden bilmem sararmış reng-i ruhsarın
seninçün bak nasıl ağlar yanar bu aşk-ı zarın
ağarsa saçların kafi bana çeşm-i füsunkarın
seninçün bak nasıl ağlar yanar bu ask-ı zarın.. güftesi aruzun hezec bahri ile yazılış bir hicaz şarkıdır meşk edilen. Aşk adı verilen şeyin bir şıpsevdinin sözleriyle tükenen bir duygu değil, bir ömür boyunca süren, saçlar ağarsa da gözlerin pırıltısında her daim var olacağını bizlere söyler. Aşk dolu bir bakış sevgilinin yüzünde yansırsa ancak aşktır. Bedenin hiçbir uzvu, yüz denli aşka çağrı değildir.
Hem alaturka hem alafranga musiki vardır insanların hayatlarında. Hem ut hem de piyano çalarlar. Aşkın dışavurumu olduğu kadar acının ve saadetin de dışa vurumudur müzik. Kimi zaman bir ney eşliğinde ilahi bir varlığa doğru akar ruhlar, kimi zaman piyanodan yükselen bir noktürn hicap duygularıyla yüklü ruhları birbirine dokundurur.
Öyle anlar vardır ki konuşmak zuldür. Müziğin olduğu yerde sözler inciticidir. Duygular bedenlere, ruhlar nağmelere kilitlenir. Sesler ve kokular birbirine karışır. Ve ilahi bir zaman dilimi içinde deklare edilen aşk kendi içinde büyür…Büyür…Büyür.
Eski zamanların huzurlu günlerinde Boğaziçi’ne kayık sefasına çıkılır. Romanlarımızın olmazsa olmazıdır. Ayın şavkı, musiki, eğlence, zevk ve saklandığı yerde bulunmayı bekleyen aşkı arayan ruhları aydınlatır. Hanendelerin ve sazendelerin bulunduğu sandalın çevresine toplanan kayıkların içindeki kadın ve erkekler, mütecessis bakışlarla orada olması umulan sevgiliyi arar. Sessizlik önce akort edilen bir sazın tıngırtısı, bir şarkının ilk sözlerini terennüm eden genç bir erkek sesinin mırıltısı ile bozulur. Ve ardından bir hicaz peşrev ile fasıl başlar. Gecenin sessizliğine dağılan notalar kalplerde farklı duygulara yol açar. Peşrevin sonunda Ney ve tambur diğer sazlara karşı bir batak peşrevi ile iki sevgili arasındaki muhabbetli konuşmalara benzeyen bir hal oluşturur. Rast makamı neşe, huzur, sefa verir. Nihavent makamından “Nerelerde kaldın ey serv-i nazım, bana bir haber ver, budur niyazım şarkısı hanendeler tarafından terennüm edilmeye başladığında kadın kayıklarından bir gulgule yükselir. Nihavent makamı astrolojide toprak- ateş tabiatlı, erkek bağlantılı olarak bilinip düşlenen sevgilinin mizacını belirtir. Musiki makamları, güneşin hangi burca doğru hareketlendiğine uygun olarak meraklısına malumat verdiğinden musikişinaslar tarafından bilinir. Güneş oğlak burcundaysa buselik, koç burcundaysa rast, balık burcundaysa uşşak makamı revaçta olur.
Saba makamından “ Felek bana neler etti, bu gençliğim elden gitti şarkısına geçildiğinde kayıklardan ahlar vahlar yükselir. Hanendeler ve sazendelerden yükselen sesler yegah perdesinde karar kılar, ferahfeza makamından hisar buselik’e atladığında insan ruhunun en gizli köşesindeki sırları terennüm ederken, tarifi ifadesi zor bir ruhani hava ortaya çıkar. Mehtap ve musiki yudum yudum içilir, yalnız kalplere ilaç olur.
Uşşak makamı kelime anlamı olarak aşıklara denk gelir. “Niçin baktın bana öyle, derdin nedir durma söyle” şarkısı, musiki ile sevgiliye iletilen bir mesajdır. Açılabilirsin, kalbindeki gizi faş edebilirsin manasında sözler kayıktan kayığa uçar gider. Belki sevgilinin sandalı yakına gelir. Kısa bir an süren bakışma günlerce sürecek olan bir hayale kaynaklık eder. Peşrevle açılan fasıl, saz semaisi ile kapanır. Gece bin bir umut, zevk, sefa dolu bir biçimde son bulur. Klasik bir dünyanın hayal edilebilecek en büyük musiki ziyafeti budur.
Garbın musikisi çok seslidir. Şarktaki tek seslilik, sakinlik, onda yoktur. Şarkın musikisinde olan içli monologların yerini, sazlar arasındaki diyalog almıştır. Müzik kültürel bir değişime yol açar. Geleneğin dünyasında sessizce kaderini ailesinin tercihlerine terk etmiş bulunan genç insanlar, asrileşme sürecinde birbiriyle buluşur, konuşur. Bir yakınlık husule gelir. Bu yüzden aynı müziklerinde olduğu gibi, şarkın ve garbın aşkı telakki edişi farklıdır.
Piyano Batılılaşma sürecinde, bilhassa kadının eğitim düzeyini, ailenin Batılılaşma düzeyini işaret eden bir fetiş enstrümandır. Avrupa’dan gelmesi, pahalılığı ve teşhir edilebilir olması dolayısıyla aynı zamanda statü simgesidir. Aşk romanlarının piyanosu köşkün ya da evin salonlarında durur itiraf edilememiş bir aşkın açığa çıkmasına ya da yitip gitmiş küllenmeye yüz tutmuş bir sevdanın pişmanlığını dile getirmeye aracı olur. Piyanoyu çalanın parmakları tuşların üzerinde gezinirken hatıraların canlanmasıyla ağır ağır yanaklardan gözyaşları süzülür. Piyanodan yükselen notalar, kalpleri birleştirir, ruhsal yakınlaşmayı sağlayarak hislere tercüman olur. Gündelik yaşamın sıradanlığı havaya karışan notaların arasında kaybolur. Çalınan her parça dinleyenleri çeşitli hissi rüzgârların önüne katar, farklı ruh iklimlerine savurur.
Ya da içli bir keman sesi yan köşkün pencerelerinin birinden yükselir. Henüz akla düşmemiş bir aşkın ilk habercisi olur. Melankolik ruhların susuzluğunu bir nebze teselli eder. Aşk yorgunluğuna düşmüş hırpalanmış duyguları tedavi ettiğine inanılır.
Hem alaturka hem alafranga müzikle hembezm olur insanlar. Hem ut hem piyano çalarlar. Aşkın dışavurumu olduğu kadar acının ve saadetin de dışavurumudur müzik. Kimi zaman bir ney eşliğinde ruhlar birbirine dokunur, kimi zaman bir piyanoda çalınan bir noktürn hicap duygularıyla bezenmiş minik itirafları dile getirir. Asla konuşulmaz. Müziğin olduğu yerde sözler inciticidir. Duygular bedenlere, ruhlar nağmelere kilitlenir. Sesler, kokular ve hisler birbirine karışır. Ve ilahi bir zaman dilimi içinde deklare edilen aşk büyür…Büyür…Büyür.
Ve elbette her müziğin ruh durumuna uygun bir dans sahnesini romanlarına koyar romancı. Kötü kızlar, çapkın erkekler Beyoğlu’na çıkarak fokstrota takılır. Cumhuriyet balolarında sahne bir vals ile açılır. Vals yapmak kaliteli olmanın dik alasıdır. Ama tango…ah o tango sözleriyle ayrı mest eder, bedenlerin hareketiyle ayrı. Düğünler gelin ve damadın dans ettiği Comparsita ile başlar. Tangonun sözleri yazılan hisli mektuplarda yerini alır. Bu dönemin romanlarında kadın ve erkeğin birlikte dansı Batı uygarlığının dünyasında yaşamanın olmazsa olmaz bir şartıdır.


Yorum bırakın