AŞKIN ZARAFETİ-ÇİÇEKLER
Sonra çiçekler vardır. Leylaklar, yaseminler, manolyalar ve elbette bin bir anlamı ile güller. Kışın soğuğunda açarak umut veren hercai menekşeler, nergisler, sümbüller. Bahar geldiğinde yeniden doğuşu müjdeleyen gelincikler, papatyalar, laleler. Yaz döneminde evlerin duvarına aşkla sarılmış begonviller, kahkaha çiçekleri, şarkılarla içli dışlı olmuş yasemenler. Yılda iki kez açan morsalkımlar her iki baharı da sevindirir. Zarafetleriyle krizantemler, bol ahenk kasımpatılar ve yan yana açan bembeyaz, kan kırmızısı karanfiller. Çoğu zaman varlıkları ile, bazen eksiklikleri ile, kokuları ile, renkleri ile, solmuşlukları ya da tazelikleri ile hep orada.. Satır aralarında dururlar. Ey okuyucu! Belki birkaç sayfa çevirirsen orada yıllardır sahibini bekleyen kurutulmuş bir ‘beni unutma’ çiçeği ile karşılaşabilirsin. Kulağına fısıldadığı, kavuşamamış âşıkların serencamıdır. Kim bilir, karşılıksız bir aşka düşüp kendini aşk romanlarına hasrettiğin bir sonbahar akşamında okuduğun kitabın sayfaları arasına belki de onu sen koymuşsundur.
İlk önce Boğaziçi’nde erguvanlar çiçek açar. Bir köşkün yıpranmış eşyalarla dolu salonunda Laledanın içinde gülümseyen tek bir lale, tükeninceye kadar aşktan söz eder. Çiçek açmış mimozanın dalları arasından süzülen hafif bir esinti gizli buluşmaların şahidi olur. Oyunbaz rüzgâr, âşıklar arasındaki çekingenliği, sessizliği uzaklara taşır, yerine akşamsefalarının, melisaların kokusunu koyar. Âşıklar birbirlerinin varlığını şiddetle duyumsayarak bir zambak kokusunda tek vücut olur. Yârin dudağından kopan bir katre alevdir karanfil. Rüzgarda titreyen bir nergis, ruhun titreşimlerine tercüman olur. Geçip giden hayatta ebediyete uzanan bir an orkidenin mavisinde zamanı durdurur. Bin bir anlamlarıyla çiçekler aşkı kalplere mühürler, ona ilahi vasfını verir.
Aynı zamanda aşkın çeşitli evrelerini bildiren birer metafordur çiçekler. “Sana yapraklarına el dokunmamış bir çiçek temizliği ile gelmiştim” der kadın, ziyan olmuş bir hayatın verdiği küskünlükle. Sonra “Ama senin için, bir kez koklayıp yere çaldığın bir kır çiçeği imişim” diyerek, isyanını çiçeklerin varlığı ile dokuduğu bir şiirsellik söylemi ile dışlaştırır. Doğa, en saf ve temiz hali ile dilin baskılanmış dokusu içinde temsil gücünü oluşturur. Yüzyılların içinden akıp gelen gelenek, yüce bir ahlak duygusu ile birlikte kurgulandığında ancak çiçek metaforları ile ifade edilebilen bir hayat ve satırların arasında ıstıraba gönderme yapan bir aşk olarak ortaya çıkar. Konformist olmayan bir ahlakın, kutsal bir aşkın ve tüm duyguların kaynağı olan tabiatın terkibini oluşturduğu bir hayat, ana teması değil midir geçmiş zaman sevda romanlarının?
Zarf bir hatıra defteri ise, mazrufu kurutulmuş bir çiçektir. Sayfaların kenarları çiçek resimleri ile süslüdür. Her sayfaya itina ile yazılan duygular, tam ifadelerini çiçeklere gönderme yapan tamlamalarla pekiştirirler. “Gençliğin tazeliği, hastalığın soldurduğu çehre, gonca bir güle benzeyen ağız” ya da Nedim’den bir şiirle;
“Güllü diba giydim amma korkarım azar eder.
Nazeninim saye-i har-ı gül-i diba seni.”
Sevgilinin giydiği ipek elbisenin üzerinde resmi olan gülün dikeninin gölgesinin sevgiliyi incitebileceğini düşünmek ancak ilahi bir aşkın bu dünyadaki tezahürüdür. En ulvi duygular pembe, mavi hatta hoş bir rayihası olan sayfalara işte bu kelimelerle dökülür.
“Ey defter; hicranlı bir kızın hayat-ı hakikiyyesini tüm çıplaklığı ile sarı yaprakları arasında gizleyen sessiz sırdaşım… Ruhumun engin okyanuslarında yelken açan sevgili, mutsuz dünyamın gizli tanığı. Gözümden sayfalarına akıttığım gözyaşları aşkımda silinmez izler bırakıyor. Aziz sevgili defterim, ruhumun gizli derinliklerinde yaşayan o ölümsüz sevdanın kahramanını yalnız sen biliyorsun…”
Her hatıra defteri aslında bireysel bir tarih yazımıdır. Üzerindeki minicik anahtarı ile kalpteki duyguların aktarıldığı defteri koruyan kilit, mahremiyetin en önde gelen göstergesidir. Kimselere gösterilmeden bir ömür boyu saklanmış olan defter, soğuk bir kış gününde veremle gelen ölümün ardından açılır. Sayfaların üzerinde lekeler bırakmış gözyaşlarının üzerine yeni yaşlar eklenerek ziyan olmuş bir ömrün sahneleri tekrar yaşanır, bedbaht olunur. Bu esnada koltuğun yanında duran soba mazide kalmış olan aşkın şiddetine uygun olarak gürül gürül yanmaktadır.
Bu defterlere sevilen kişinin isminin harfleri ile başlayan satırlarca, sayfalarca akrostiş yazılır. Kimi şairlerden ruh durumunu ifade eden mısralar kopya edilir. Her satır âşıkların arasındaki zihinsel mesafeyi şimşeklerin hızıyla kapatır. Zaman zaman içine düştüğü ateşin etkisi ile feveran eden gönül, kimi zaman bir sükut-u hayal içinde kaderine razı olur. Hatıra defterleri, aşkın edebiyatını yaparken, psikoloji ilminin derinliklerinde gezinirler.
“Pencerenin önündeki koltuğun üzerine atılmış bir demet zambak gibiyim. Zambağın düzgün ve narin endamı şeklini kaybetmiş. Bu ılık bahar akşamında güzelliği adeta eriyor… Ruhumda da böylesine bir eriyiş var. Derin bir iç sıkıntısı dışarıdaki alacakaranlık gibi asabımı sarmış durumda.” Melankolik bir anlatım tarzı tutturularak edebi bir metin oluşturulması söz konusudur. Kim bilir belki bir yerde birine okunmak zorunda kalınabilir ya da manik depresif bir coşku ile “Bu ev bazı günler, bazı saatler bana bir mezar gibi görünüyor. Nefesim daralıyor ve sokağa fırlamak, koşmak, haykırmak istiyorum.” diye yazılır. Aşkın coşkusu tüm toplumun onu kapattığı alacakaranlık bir zindanda boğulmak üzeredir ya da üzeri sıkı sıkıya örtülmüş bir cinsellik satır aralarından umutsuzca haykırmaktadır.
Önce benlik ve kişisel hayat satırlar arasında kaybolur. Defterin sahibi kederini, çilesini yazıya aktarır. Geriye kendisine bu zalim hayatta yaşamanın zulmü kalır. Sonra yazıya dökülmüş hayat yazanın ölümünün ardından okuyanın elinde canlanır. Defterin sayfaları tükendikçe yaşanmamış bir aşkın hikâyesinin sonuna yaklaşılır. Yazının içine dağılmış kırık dökük bir hayatın parçaları ise okur tarafından bir bir toplanır. Hatıra defteri, yazanın hayatla ilişkisini kurarken, roman tekniği olarak da yazar okurla ilişkisini kurar.
Nice kırık aşk hikâyeleri sığar o defterlere. Beyaz sayfaların üzerine yazılanların çoğu aslında sevgiliye, topluma, hayata yazılmış birer mektuptur. Bu anlamda hem hatıra defterleri, hem mektuplar bizim romanlarımızda gecikmiş bir itirafın belgeleri olarak yerini alır.
Hatıra defterleri genellikle ölümden sonra evrak-ı metruke içinde bulunur ve okunur. Mektuplarda ise durum biraz daha farklıdır. Ya gönderilmezler ya da alıcının eline bir türlü ulaşamazlar. Bu yüzden haber gönderilen, beklenilen kişi bir türlü vaktinde yetişemez. Ya da mektup alınır ama beklenenin aksine menfi bir ruh durumu yaratır. Sıkıntılar, yıkımlar, ruh çöküntüleri mektuplarla ifade olundukları gibi mektuplara karşı gösterilen tepki ile de ifade olunabilir. Okunduktan sonra önce öfkeyle mektup yırtılır, sonra suyun içine atılıp mürekkebi dağıtılır, böylece yazı aracılığı ile ulaşan aşk simgeleri yok edilmeye çalışılır. Bu durum aşk romanlarının tuhaf bir buluşudur. Yüceltilen her aşk, onun değişimini haber verecek olan nesneyi yok etme düşüncesini de içinde barındırır. Sonunda aşk da yok olduğunda yerini nefret alacaktır. Artık geride şaşkın ve intikam duyguları ile kalakalmış kadın ve erkekler vardır. Buna çoğu zaman bir mektup sebep olur.
Bazı romanlar tamamen mektuplaşmalardan oluşmuştur. Güzide Sabri’nin “Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi” iyi bir örnektir. Karşılıklı yazılan her mektup yalnız ötekine değil, kişinin kendisine de yazılan bir anlatıdır. Sevgili ile olan mesafeyi kapatır ya da bir ayrılık notu olarak mesafe koyar. Ya köprüdür ya da duvar. Eğer sevgiliye yazılıyorsa yazan tüm iç dünyasını sevda sözcüklerine sığdırmaya çalışarak anlatmaya çalışır. Mahrem bir dünyanın dışa açılmasını sağlar. Mektuplar gizli olanı açığa, belirsiz olanı belirginliğe kavuşturur. Romanın gerilim noktasını bazen sahte mektuplar oluşturur. Romandaki bazı kişilerin kötü niyetinin bir sonucu olarak romanın akışında bir dönüşüm, ilişkide katman oluşturur. Ara bozar, kötü havadis verir ve bu yüzden ilişkinin ritmi bozulur. O zaman devreye gözyaşları girer. Aşkın en derin katmanına dek sızar. Kimi zaman derin bir hüznün sonucu olarak göz pınarlarında birikir. Kimi zaman bir silaha dönüşür, timsah gözyaşlarıyla bir erkeği darmadağın eder. Bir mektup kâğıdında soluk bir iz bırakır, diğer kalpte fırtınalar estirir. Bir mendili ıslatır umarsız aşk acılarına tanıklık eder. Bir bakışa eşlik eder şiire dönüşür.
Sevgilinin yokluğunda suretini çıkardığı fotoğraflara gizlice bakılır. Aşka dair bir cevap aranır ama fotoğraftaki suret hep susar. Nakışlı, ipek bir mendile damlayan gözyaşı sevgiliye mi, fotoğrafa mı, aşka mı aittir? Sevgili uzaktadır, ulaşılmaz ama sureti oradadır; her türlü imgenin, hayalin nesnesi olabilir. Bu durumda resimdeki kişiye hissedilen aşk ile gerçek arasında ince bir ip gerilidir. Sevgilinin fotoğrafına her bakış aşkın yeniden üretimidir. Gerçek kişi ile ilgisi yoktur. Aşk bu dünyada özlenen varlığa biçim verir. Hayallerde yaratılan kurgusal sevgili ile etten kemikten gerçek sevgili birbirinden ayrılır. Zihnimizde kurduğumuz, hayallerimizde yaşattığımız sevgili her daim dışarıda olandan daha güçlü hislerle sevilir. Sözler, davranışlar bu hissi kirletemez. Sorulması gereken soru sevenin sevdiği kimdir? Aşk hayallerimizde yarattığımız bir suretin bu dünyada birilerine ait olması değil midir? Ama sevgili yakına gelince, bedeninin arzusu seni kendine esir edince fotoğrafın kıymeti azalmayacak mıdır? Suret hükmünü yitirmiş, aslı asıl âşık olarak bedenlenmiş orada durmaktadır. Mazinin bir köşesinde donmuş bir suret üzerinde kaybolmaya başlayan duygu ve tutkular canlanır aşk, hissi ve bedensel olarak bütünleşir.
İtiraf edilememiş bir aşkın solmuş fotoğraflarında yaşayan sevgili, orada olmayan, uzaklarda yakınlaşacağı anı bekleyen bir gölge gibidir. Belirgin bir tedirginlikle içinde, açıklanması olanaksız bir boşluğa bakmakta, pek çok anlama sahip yüz ve beden işlevini yitirmiş bir görünüme bürünmektedir. Bu arada aşkın kendisi de fotoğrafın sessizliği içinde kayıp giden dilsiz bir söyleme dönüşmektedir. Katlanılan bu uzaklık unutuştan başka bir şey değildir. Fotoğraf her ele alınışta ‘bu vardı’ dan mazide olmuş olanı bu güne kaydırır. Söze dökülememiş aşk derin pişmanlıklar içinde surete defalarca itiraf edilir. Her fotoğraf bize sadece neyin olmuş olduğunu söylemez, arada aşkın bakışı zamanı farklı bir boyuta çeker. Aşk kendini bu hayattan kurtarır, semavi ve ilahi bir hisse dönüşür. Fotoğrafla sevgili arasındaki her şeye de bu ayrım karar verir. Uzakta kalan, uzaklaştırılmış olan ve ‘ öyle kalmak zorunda olan’ her şey bu yüzden romantiktir. Bu da aşk romanlarının vaz geçilmez duygusudur.
Ayrı düşülen sevgiliye hasret olur olmaz zamanlarda bir surete bürünüp can yakar. Herkesin yaşadığı böyle anlar vardır. Aslında nostalji dediğimiz şeydir bu. İdealize edilmiş bir aşk, özenle seçilmiş anlar, önü ardı belirsiz unutulmaya durmuş bir maziye dair kurgulanan mutlu enstantanelerdir. Eskiliklerine oranla güzelleşen fotoğraf karelerine özlemle bakılır. Bir yürek titremesi, belki karlı bir gün ve hayatla bir kez daha karşılaşma anı yaşanır. Aşka ait olan nesneler eski zamanın aşk romanlarını besler. Hikayelerin vazgeçilmez yan anlatılarını oluşturur.
Ey okuyucu! İşte geldin son sayfanın son satırlarına. Okuduğun aşk hikâyesi bunalımlarla kıvranan bir zihnin uydurmaları değildir. Her cemiyette var olan ‘hayat-ı hakikiyye’den alınmış gerçek sahnelerdir. Sakın ola ki benim başıma bunlar gelmez deme! Âşık olmayı bir zaaf sayma. Herkes aşka mahkûmdur. Aşıkların büyük acılar çektiği fakat bir türlü nihayete eremeyen aşk öyküleri bu yüzden her daim var olacaktır.
Sonra son sayfa da çevrilir, kitabın arka kapağındaki “İnkılap ve Aka Kitabevleri” ibaresi okunur. Sinsice göz pınarlarından süzülen yaşlarla pencerenin dışında hüküm süren mevsime bakılır. Istırap içindeki günahkar bir bedenin mesut bir yuva kurabileceği iffetli bir kadın ya da sağlam karakterli bir erkek zihnin bulanık katmanlarında aranır…Aranır…ARANIR.


Yorum bırakın