Çok eski zamanlarda, sonsuz döngülerden birinde, da-K1 karanlığın en dibinde yaşardı. Onun ne olduğunu, neye benzediğini tarif etmek güçtür; kendisi belki de karanlığın içinde daha koyu bir gölgeydi, belki de tüm yoklukların toplamı.
Ancak bir gün da-K1, etrafında süzülen ışık huzmelerinden birinin dikkatini çekti. Bu ışığın adı Ly-T’ydi; ince ve narin parıltılarla bir yandan ışıldarken diğer yandan da evrenin en karanlık köşelerine bile ulaşabilecek kadar güçlüydü. da-K1, Ly-T’nin parıltısına kapıldı; onun dans eden ışığıyla bir türlü gözlerini alamadığı bir hale geldi.
da-K1, Ly-T’ye doğru hafifçe bir çekim uyguladı, fakat hemen kendini geri çekmek zorunda kaldı. Çünkü aralarındaki mesafeyi kapatmak, Ly-T’nin parlaklığını kendi karanlığı ile tamamen silmek anlamına geliyordu. Öyle ki, ona yaklaşmak için gereken her mesafe, her çaba, bir parça daha karanlık getiriyordu. İkisi arasında bir sınır oluştu. Biz bu sınırın büyüsüne kapıldık. Ninem buraya “aşkın ufku” dediklerini anlattı bize ballandıra ballandıra. Ne yalan söyleyeyim inanmadım ninemin dediklerine.
Sonraları, da-K1 ve Ly-T’nin her temas çabasında, sonsuz bir dans içinde ama asla tam anlamıyla birleşemeden, bu çemberin içinde dönüp durdular. da-K1, böylece Ly-T’yi hem içine çekmek isteyip, hem de onun ışığını söndürmemek için sürekli onu sınırda bıraktı. Bir tür hapis gibiydi bu; da-K1’in kendine ait olmayan her şeyin ışığını çevresinde tutup, sınırına hapsedip, ama tam anlamıyla ona dokunamadan beklediği bir sınır.
Biz onları şu cümlelerle hatırlarız hep: Onlar, evrenin uçsuz bucaksız boşluğunda birbirine ulaşamayan iki eski dost, bir hüzünlü melodinin iki notası gibiydi. da-K1, Ly-T’nin ışığında yıkanırken, Ly-T de onun çevresinde döne döne kendini tüketmek pahasına ona yaklaşmak istedi. Ve aradan çok zaman geçti, buna rağmen, hâlâ bir yerlerde, birbirlerinin izini sürüp, aynı ufukta dönüp duruyor olduklarına eminim.


Yorum bırakın